4 Nisan 2013 Perşembe

Akademiye nazar değer mi?

İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki rektörlük binası işgali ve bugünkü ODTÜ asistan dayanışması eylemindeki taleplerden anlaşılabileceği üzere sorun çok. Çünkü, bilimsel çalışmanın değerinin parayla ölçülemeyeceğini, insanın bilgiye erişim çabasının başlı başına bir kıymeti olduğunu, bunun bilginin paylaşımı ve yaşamın daha iyi sürdürülebilmesi gibi unsurlarla belki de paha biçilemez bir anlam taşıdığını söyleyenlere başka hiçbir olumlu tepki vermeden karşıdakinin pek fark etmeyeceği alaycı bir tonda “haklısınız” demenin dahi giderek zorlaştığı bir metalaşma sürecinin tanıklarıyız. Bilgi üretim sürecinin bütünü, akademik emek gibi, metalaşma sürecinde ölçülebilir, denetlenebilir ve standartlaştırılmış bir etkinlik haline getiriliyor, getirilmek zorunda.


Neden bunları yazıyorum? Biraz dağınık olacak ama bir yerden başlamak gerek. California State University’den O’keefe ve Wang oturmuş akademik yayın ve gelir arasındaki ilişkiyi iktisatçıların çalışmaları bağlamında incelemişler. İktisat alanında etki faktörü en yüksek dergilerdeki tek bir yayının bile yıllık iki bin dolardan daha fazla bir gelir artışına denk düştüğünü hesaplamışlar. Bu hesaplamanın sonuçlarından çok Journal of Social Science’ta bu dönemde yayınlanıyor olması benim ilgimi çekti. Üniversite sektörünün nerelere geldiğini ve bilimin piyasa için üretildiğinin bir ifadesi.

Bu tarz bir “kaç yayın ne kadarlık artışa tekabül eder?” düşüncesi bir yayın için harcanan ortalama emeğin (araştırmacılar 100 saat gibi bir ortalama bile hesaplamışlar) hesaplanabilirliğini varsayıyor. Bir de sözleşmeli çalışma ve Marksistlerin emek gücünün metalaşması tartışmasında vurguladığı şekliyle iki anlamıyla “özgür” akademik emeğin piyasasının oluşumunu gereksiniyor. Böyle bir akademik emek süreci tasarımı buralarda henüz tam anlamıyla yaşama geçmemiş dahi olsa, benzer versiyonlarıyla karşılaşmak mümkün.

Türkiye’de akademik emeğin sözleşmeli çalışma pratiklerine mecbur bırakılması süreci YÖK düzeninin çıkardığı yrd. doç’luk ve 50-d asistanlığı gibi statülerle başlamış denilebilir. Bu iş, proje çılgınlığı ve rekabetçi üniversite anlayışının etkisiyle, vakıf üniversitelerinin katkısıyla kendisine akacak çok daha fazla mecrayı 1990’lardan itibaren bulmaya başlamış. Şimdi, YÖK tarafından sunulan yeni tasarı ya da MEB tarafından tekrar yazılabileceği açıklanan metin yasalaşırsa üniversitelerin kendisine sözleşmeli akademik eleman istihdam etme yetkisi tanınacak, üniversiteler buna teşvik edilecek ve bu pratiğin yaygınlaştırılması gerçekleşecek. Bu tarz bir sözleşmeli çalışma ve esnekliğin tam anlamıyla uygulanmasınn gecikmesinde ironik bir şekilde AKP hükümetinin üniversite hamlesinin üniversite sayısını iki katına çıkartması etkili oldu. Öğretim üyesi ihtiyacının karşılanması için öğretim elemanı yetiştirme programı yeniden tasarlandı, Milli Eğitim Bakanlığı burslarına dair beş yıllık program devreye kondu. Ancak bu ihtiyaç giderilmiş değil. Giderilmesi için birkaç yıldan daha fazla bir zaman gerekli. Yeni yasa için bu kadar bekleme niyeti olmayan aktörler anayasal sıkıntıyı aşamadıkları için, özel sektörden de eleştiri aldıklarından ve üniversite kurulları çok özerk olmaz mı çekincesinden kaynaklı olarak hala beklemedeler.

Bu zaman zarfında bilgi üretim faaliyetinin bir meta üretimine giderek benzemesi sosyal bilimler alanında, dışarıdan (şirket vb.nin sağladığı) fonlarla araştırma yapmanın yaygınlaşması ile sürüyor. Öğretim elemanları kendi parasal kıstırılmışlıklarının çaresine piyasa üzerinden bakma yolları buluyorlar. Taşrada öğretim üyesi için daha fazla para kazanma yolu ek derslerden geçerken, merkezde projecilikle AB’nin ya da özel ama sosyal olarak sorumlu şirketlerin fonlarına erişim, birileri hesabına ancak aynı zamanda kamu yararına bilgi üretimi gerçekleşebilirmiş yanılgısını tahkim etti. Buna ek olarak daha arka planda görünse de bütün üniversitelerde kendisine hatırı sayılır yer edinmiş olan ucuz yayın taktiğinden ve sırt kaşımacılıktan (karşılık olarak birbirine atıf yapma, daha fazla atıf alma - academia.edu'nun etkisi için şuna bakılabilir) bahsetmek gerekiyor.

Türkiye’de gelir seviyesinin artmasında yayınlar daha dolaylı etkiye sahip ve mesele hala unvanlar ve titr üzerinden dönüyor. Birçok insan buna şark kurnazlığı dese de Batı akademisinde hiç de azımsanmayacak sayıda rastlanan ucuz ve çok yayın yaparak cebini doldurma taktiği burada unvan avcılığı üzerinden kendisine alan buluyor. Yrd. Doç’luk ve Doç’luk için kapalı devre yayın yapma, yani halihazırda bir çevrenin dergisi ya da dergilerini hedefe koyarak aynı argüman ve referanslarla özgün değeri olmayan puan hedefli yayın yapmanın, sürekli çevredekilere atıf yapma ve onlardan atıf almanın yaygınlığı ve bu koşullar altında daha da yayılacağı biliniyor. Tarife Batıdakine benzer bir maaş artışından çok prim ve destek sistemiyle gelirin artşını öneren vakıf üniversitelerinde değişmekle birlikte devlet üniversitelerinde Yrd. Doç’luk 300, ek ders ve/veya proje gelirleri  250-2500 TL arası ek gelir demek. Doç’luk buna 800-1000 TL ekliyor. 

(büyükçe bir parantez açarak burada bir şeyin altını tekrar çizebiliriz. Ucuz yayın taktiğini adı sanı duyulmamış dergilerde şüpheli hakem süreçleri altında sürekli yayın yapma olarak sınırlamıyorum. Bu en ucuzu. Ancak, örneğin ilgilendiğim siyasal iktisat alanında da görülebileceği üzere saygın addedilen dergilerde de yeni bir şey söylemeden kendi argümanını geri dönüşüme uğratıp yeniden yayımlama da bu kapsama girer. Bu bağlamda ben de bu eğilimden muaf olduğumu söyleyemem. Muaf olduğunu iddia eden de bir zahmet beri gelsin.)

Üretilen bilginin niteliğine dair bir şey demeden devam ediyorum. Bu tarz unvan temelli hesaplamalar bilginin standartlaştırılmış ve ölçülebilir olduğu, bunu karşılığında gelir artışının sağlandığı anlamına gelmemeli. Ara bir formdan bahsediyoruz. İstenilenin olmadığı durumda piyasanın kendini melez bir şekilde var etmesinden. Arzulanan standartlaşma, yeni tasarıdaki sözleşmelerle ve vakıf (yeni tasarıyla önü açılan şirket) üniversitelerinin halihazırdaki uygulamalarıyla bir ölçüde sağlanmaya çalışılacak. Başarı şansı yine de şüpheli (emeğin ölçülebilirliği sorununun üniversite sektöründe katmerlenerek tekrar ortaya çıkması nedeniyle) . Kriterleri daha yukarı çekmek ve unvan için yayın sayısını arttırmak, yeni gelenleri daha fazla zorlama amacı kadar sorun karşısında geliştirilen günü kurtarma-başa çıkma yöntemleriyle de ilgili. Bunu da atlatma yöntemleri bulunuyor. İki yerine üç yayın gerekiyorsa, halihazırda yayın hayatına yeni başlamış ve ismini, bunu aldığı o fakültedeki şanssız birkaç asistan ve oraya yazı gönderenler dışında kimsenin bilmediği bir dergide yapılacak yayınla kriter karşılanabilir. Zaten bu kadar çok öğretim üyesi ihtiyacı olan bir düzende kriterlerin daha yukarı çekilmesi de daha yavaş gerçekleşecektir. Biliyoruz ki akademide piyasacı hegemonya özgün olmayan yayınların daha makbul görülmesini sağladığı ölçüde daha bilinen dergilerde de zaten alıştığımız ucuz yayın örnekleri çoğalacak. Aynı noktaya geliyoruz: Atanmak için yayın yapma ihtiyacına cevap vermek üzere tasarlanan dergiler ve ucuz yayın bolluğuna karşı bir şey yapılamamasının nedeni biraz da bilgi üretiminin ve akademik emeğin özellikle sosyal bilimler alanında nasıl ölçülmesi gerektiğinin bilinmemesi. Komiteler, jüriler biraz bu sorunla başa çıkmak için tasarlanıyor ama ölçüm sorunu baki.

Tek bir pazar inşası ulus devletin alamet-i farikalarından biridir. Ne ulus devleti ne de bilginin metalaşmasını savunuyorum. Ama şunu söylememe izin verin. Parçalı ve çitlenmiş akademide ihtiyaç karşılamak için tasarlanan dergiler ve politize kadro biçimlendirme süreçleri, kırk farklı ölçü biriminin uygulandığı bir parçalı ekonomideymişiz hissi veriyor. Kim kimden ne kadar haraç toplarsa, ne kadar bahşiş koparırsa yanına kar kalıyor.  Türkiye’deki, biraz daha ağır yaşanan bir akademik (ya da daha ileri gideyim: çıkar amaçlı epistemik) cemaatleşme durumu. Akademik emeğin ve ürününün standartlaştırılması sorunu, esneklik baskısı altındaki ücret sistemi ve emek süreci, herkesin envai çeşit dergi nedeniyle bir standart teşkil etmediğini bildiği ancak öyleymiş gibi davrandığı atama-yükselme kriterleri ve kaotik piyasacı-baskıcı YÖK düzeni elimizdeki garabeti özene bezene yaratmış gibi duruyor. Nazarımız değecek ama keşke değse.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma