Neden bunları yazıyorum? Biraz dağınık olacak ama bir yerden başlamak gerek. California State University’den O’keefe ve Wang oturmuş akademik yayın ve gelir arasındaki ilişkiyi iktisatçıların çalışmaları bağlamında incelemişler. İktisat alanında etki faktörü en yüksek dergilerdeki tek bir yayının bile yıllık iki bin dolardan daha fazla bir gelir artışına denk düştüğünü hesaplamışlar. Bu hesaplamanın sonuçlarından çok Journal of Social Science’ta bu dönemde yayınlanıyor olması benim ilgimi çekti. Üniversite sektörünün nerelere geldiğini ve bilimin piyasa için üretildiğinin bir ifadesi.
Bu tarz bir “kaç yayın ne kadarlık artışa tekabül eder?”
düşüncesi bir yayın için harcanan ortalama emeğin (araştırmacılar 100 saat gibi bir ortalama bile hesaplamışlar) hesaplanabilirliğini varsayıyor. Bir de
sözleşmeli çalışma ve Marksistlerin emek gücünün metalaşması tartışmasında
vurguladığı şekliyle iki anlamıyla “özgür” akademik emeğin piyasasının
oluşumunu gereksiniyor. Böyle bir akademik emek süreci tasarımı buralarda henüz
tam anlamıyla yaşama geçmemiş dahi olsa, benzer versiyonlarıyla karşılaşmak
mümkün.
Türkiye’de akademik emeğin sözleşmeli çalışma pratiklerine
mecbur bırakılması süreci YÖK düzeninin çıkardığı yrd. doç’luk ve 50-d
asistanlığı gibi statülerle başlamış denilebilir. Bu iş, proje çılgınlığı ve
rekabetçi üniversite anlayışının etkisiyle, vakıf üniversitelerinin katkısıyla
kendisine akacak çok daha fazla mecrayı 1990’lardan itibaren bulmaya başlamış.
Şimdi, YÖK tarafından sunulan yeni tasarı ya da MEB tarafından tekrar
yazılabileceği açıklanan metin yasalaşırsa üniversitelerin kendisine sözleşmeli
akademik eleman istihdam etme yetkisi tanınacak, üniversiteler buna teşvik
edilecek ve bu pratiğin yaygınlaştırılması gerçekleşecek. Bu tarz bir
sözleşmeli çalışma ve esnekliğin tam anlamıyla uygulanmasınn gecikmesinde
ironik bir şekilde AKP hükümetinin üniversite hamlesinin üniversite sayısını iki
katına çıkartması etkili oldu. Öğretim üyesi ihtiyacının karşılanması için öğretim
elemanı yetiştirme programı yeniden tasarlandı, Milli Eğitim Bakanlığı
burslarına dair beş yıllık program devreye kondu. Ancak bu ihtiyaç giderilmiş
değil. Giderilmesi için birkaç yıldan daha fazla bir zaman gerekli. Yeni yasa
için bu kadar bekleme niyeti olmayan aktörler anayasal sıkıntıyı aşamadıkları
için, özel sektörden de eleştiri aldıklarından ve üniversite kurulları çok
özerk olmaz mı çekincesinden kaynaklı olarak hala beklemedeler.
Bu zaman zarfında bilgi üretim faaliyetinin bir meta
üretimine giderek benzemesi sosyal bilimler alanında, dışarıdan (şirket vb.nin
sağladığı) fonlarla araştırma yapmanın yaygınlaşması ile sürüyor. Öğretim
elemanları kendi parasal kıstırılmışlıklarının çaresine piyasa üzerinden bakma
yolları buluyorlar. Taşrada öğretim üyesi için daha fazla para kazanma yolu ek
derslerden geçerken, merkezde projecilikle AB’nin ya da özel ama sosyal olarak
sorumlu şirketlerin fonlarına erişim, birileri hesabına ancak aynı zamanda kamu
yararına bilgi üretimi gerçekleşebilirmiş yanılgısını tahkim etti. Buna ek
olarak daha arka planda görünse de bütün üniversitelerde kendisine hatırı
sayılır yer edinmiş olan ucuz yayın taktiğinden ve sırt kaşımacılıktan (karşılık olarak birbirine atıf yapma, daha fazla atıf alma - academia.edu'nun etkisi için şuna bakılabilir) bahsetmek gerekiyor.
Türkiye’de gelir seviyesinin artmasında yayınlar daha
dolaylı etkiye sahip ve mesele hala unvanlar ve titr üzerinden dönüyor. Birçok
insan buna şark kurnazlığı dese de Batı akademisinde hiç de azımsanmayacak
sayıda rastlanan ucuz ve çok yayın yaparak cebini doldurma taktiği burada unvan
avcılığı üzerinden kendisine alan buluyor. Yrd. Doç’luk ve Doç’luk için kapalı
devre yayın yapma, yani halihazırda bir çevrenin dergisi ya da dergilerini
hedefe koyarak aynı argüman ve referanslarla özgün değeri olmayan puan hedefli
yayın yapmanın, sürekli çevredekilere atıf yapma ve onlardan atıf almanın yaygınlığı
ve bu koşullar altında daha da yayılacağı biliniyor. Tarife Batıdakine benzer
bir maaş artışından çok prim ve destek sistemiyle gelirin artşını öneren vakıf
üniversitelerinde değişmekle birlikte devlet üniversitelerinde Yrd. Doç’luk
300, ek ders ve/veya proje gelirleri
250-2500 TL arası ek gelir demek. Doç’luk buna 800-1000 TL ekliyor.
(büyükçe bir parantez açarak burada bir şeyin altını tekrar
çizebiliriz. Ucuz yayın taktiğini adı sanı duyulmamış dergilerde şüpheli hakem
süreçleri altında sürekli yayın yapma olarak sınırlamıyorum. Bu en ucuzu. Ancak, örneğin ilgilendiğim siyasal iktisat alanında da görülebileceği üzere saygın
addedilen dergilerde de yeni bir şey söylemeden kendi argümanını geri dönüşüme
uğratıp yeniden yayımlama da bu kapsama girer. Bu bağlamda ben de bu eğilimden
muaf olduğumu söyleyemem. Muaf olduğunu iddia eden de bir zahmet beri gelsin.)
Üretilen bilginin niteliğine dair bir şey demeden devam
ediyorum. Bu tarz unvan temelli hesaplamalar bilginin standartlaştırılmış ve
ölçülebilir olduğu, bunu karşılığında gelir artışının sağlandığı anlamına
gelmemeli. Ara bir formdan bahsediyoruz. İstenilenin olmadığı durumda piyasanın
kendini melez bir şekilde var etmesinden. Arzulanan standartlaşma, yeni
tasarıdaki sözleşmelerle ve vakıf (yeni tasarıyla önü açılan şirket)
üniversitelerinin halihazırdaki uygulamalarıyla bir ölçüde sağlanmaya
çalışılacak. Başarı şansı yine de şüpheli (emeğin ölçülebilirliği sorununun üniversite sektöründe katmerlenerek tekrar ortaya çıkması nedeniyle) . Kriterleri
daha yukarı çekmek ve unvan için yayın sayısını arttırmak, yeni gelenleri daha
fazla zorlama amacı kadar sorun karşısında geliştirilen günü kurtarma-başa
çıkma yöntemleriyle de ilgili. Bunu da atlatma yöntemleri bulunuyor. İki yerine
üç yayın gerekiyorsa, halihazırda yayın hayatına yeni başlamış ve ismini, bunu
aldığı o fakültedeki şanssız birkaç asistan ve oraya yazı gönderenler dışında
kimsenin bilmediği bir dergide yapılacak yayınla kriter karşılanabilir. Zaten
bu kadar çok öğretim üyesi ihtiyacı olan bir düzende kriterlerin daha yukarı
çekilmesi de daha yavaş gerçekleşecektir. Biliyoruz ki akademide piyasacı
hegemonya özgün olmayan yayınların daha makbul görülmesini sağladığı ölçüde
daha bilinen dergilerde de zaten alıştığımız ucuz yayın örnekleri çoğalacak. Aynı
noktaya geliyoruz: Atanmak için yayın yapma ihtiyacına cevap vermek üzere
tasarlanan dergiler ve ucuz yayın bolluğuna karşı bir şey yapılamamasının
nedeni biraz da bilgi üretiminin ve akademik emeğin özellikle sosyal bilimler
alanında nasıl ölçülmesi gerektiğinin bilinmemesi. Komiteler, jüriler biraz bu
sorunla başa çıkmak için tasarlanıyor ama ölçüm sorunu baki.
Tek bir pazar inşası ulus devletin alamet-i farikalarından
biridir. Ne ulus devleti ne de bilginin metalaşmasını savunuyorum. Ama şunu
söylememe izin verin. Parçalı ve çitlenmiş akademide ihtiyaç karşılamak için
tasarlanan dergiler ve politize kadro biçimlendirme süreçleri, kırk farklı ölçü
biriminin uygulandığı bir parçalı ekonomideymişiz hissi veriyor. Kim kimden ne
kadar haraç toplarsa, ne kadar bahşiş koparırsa yanına kar kalıyor. Türkiye’deki, biraz daha ağır yaşanan bir
akademik (ya da daha ileri gideyim: çıkar amaçlı epistemik) cemaatleşme durumu.
Akademik emeğin ve ürününün standartlaştırılması sorunu, esneklik baskısı
altındaki ücret sistemi ve emek süreci, herkesin envai çeşit dergi nedeniyle
bir standart teşkil etmediğini bildiği ancak öyleymiş gibi davrandığı
atama-yükselme kriterleri ve kaotik piyasacı-baskıcı YÖK düzeni elimizdeki garabeti
özene bezene yaratmış gibi duruyor. Nazarımız değecek ama keşke değse.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder