3 Nisan 2015 Cuma

Akademik derebeylikler ya da özerklik? Kalsın lütfen!

İstanbul Üniversitesi’ndeki rektör seçimi sonrasında YÖK’ün Raşit Tükel’i ikinci sıraya indirmesi sürecinde ve Cumhurbaşkanı’nın sandık iradesine karşı gelerek YÖK’ün öne çıkardığı adayı ataması vesilesiyle, üniversite özerkliği tartışması yeniden gündeme geldi. Özerklik savunusuna karşı bir salvoda bulunmak istiyorum. Kişisel olarak Raşit Tükel’in rektör atanmasını çok istemiş olsam da tartışmayı genel bir düzleme çekmek, üniversite özerkliğine karşı olduğumu belirtmek ve bunun nedenlerini kısaca anlatmak istiyorum. Daha düzgün ifade etmem gerekirse, üniversiter (akademik) özgürlükler yanlısıyım ve özerklikle ifade edilen düzenlemelerin üniversite sorunlarını çözmeye yeteceğini düşünmüyorum. Günümüzde üniversite tartışmasının sloganvari bir “özerk demokratik üniversite” yaklaşımına sıkıştırılmasını da politik açıdan hatalı buluyorum.

Önce özerk demokratik üniversite ile ne kast edildiğine bakalım. Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Tahsin Yeşildere’nin ifadesi ile halen ucube bir sistem içindeyiz.  “YÖK ve cumhurbaşkanı rektörü, rektör de dekanları, dekanlar anabilim dalı başkanlarını belirliyor. Hiyerarşik bir düzen var. Üniversiter yapıya, demokratik, özerk üniversite modeline yakışmayan bir model. Özerklik, akademik özgürlük yok. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir sistem yok. Ucube bir sistem, başından beri karşı olduğumuzu dile getirdik.”

Bu sisteme karşı olduğunu demokrat öğretim üyelerinden herhangi biriyle gündelik konuşmanız sırasında anlarsınız. Aynısı idari personel ve hatta canından bezmiş taşeron işçi için de geçerlidir. Hatta Milli Eğitim Bakanı da bu sistemin yetersiz kaldığını, yetki aktarımının gerektiğini ara sıra ima etmektedir. Mart ayında “Yapılması gereken her üniversitenin kendi özel ihtiyaçlarına göre kendi yönetim modelini oluşturabilmesine imkan sağlayacak esnek bir çerçeve yasa” buyurmuştu.Yasa tasarısı elinde patlayan eski YÖK başkanı Çetinsaya’yı da bu toplama katabiliriz sanıyorum.

Son isimler nedeniyle açıktır ki dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Yeşildere’nin demeci daha bütüncül ve demokratik bir yaklaşımla devam etse de öğretim üyelerinin itirazlarında “özerk demokratik üniversite” sloganı ile anlatılan, üniversitede hocaların kendi kurumlarının başında yer alacak insanları, yönetim kademelerindekileri seçmesi. Başka bir deyişle üniversitelerin tepeden inme direktifler ve yönetmeliklerle değil, üniversitedeki akademisyenlerin ortak kararları ve iradesiyle yönetilmesi. Bu anlamda demokratik bir çerçevenin kurulması... Bu çerçevenin bir kenarını da mali özerklik ve üniversitenin hangi kalemlerde nereye harcama yapılacağını kendi başına belirlemesi oluşturuyor. Daha tumturaklı olan ve daha büyük itirazlar yükseltilebilecek mali özerkliğe burada girmiyorum.

Hocaların ortak karar alma süreçlerinde yer almaları ve rektör, dekanlıklar, bölüm başkanlıkları, anabilim dalı başkanlıkları vb.nin seçimlerinin demokratik bir şekilde gerçekleşmesinin savunulmayacak bir tarafı yok. Ancak sorunu buraya sınırlandırmak – ki yapılan budur – problemli ve karar alma süreçlerinde üniversiteye tanınan manevra alanlarının iyi tanımlanması gerekli.

Öncelikle söz konusu olan daha ziyade üniversitenin yönetimi ve işleyişi. Bu nedenle bütün öğretim elemanları, idari personel ve öğrencileri de ilgilendiren bir sorundan bahsedildiği açık bir şekilde belirtilmeli. Zaten Eğitim-sen gibi kurumlar özerklik sloganının altını daha bütünlüklü bir perspektifle doldurmaya çalışıyorlar. Ancak gerontokrasi ve hiyerarşik örgütlenme mantığının kök saldığı bir yapılanmada özerklikten anlaşılan, demokratlar nezdinde de akademisyenlerin ifade özgürlüğü ve karar alma süreçlerindeki ağırlığıdır.

Başka bir ifadeyle öğretim üyeleri nezdinde özerklik bütünlüklü bir perspektifle anlaşılmamaktadır. Üniversite bileşenlerinin önemsizleştirilmesi ve sadece öğretim üyelerinin tercihleri üzerinden bir tartışma baştan eksikliklerle maluldür. Ancak bir anlığına sadece akademik emek sürecine ve akademisyenlerin üniversitede yönetim kademeleri ve işleyişi hakkındaki sorunlarının özerk üniversite mantığı içinde nasıl ele alınacağına bakmak da özerkliğin sorunlarına ilişkin aydınlatıcı olacaktır.

Birkaç örnekle açıklamaya çalışayım. ODTÜ’de yıllardır yaşanan personel kıyımının bir benzeri Ankara Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nde vuku bulduğunda 50-D kapsamındaki araştırma görevlilerinin ve genel olarak bütün asistanların iş güvenliği için eylemler düzenledik. Kısmi başarılar elde edildi. Ancak hem ODTÜ’de hem de başka üniversitelerde kimin görevinin uzatılacağı, öğretim üyelerinin (ve örneğin onların büyük çoğunlukla desteklediği yönetimlerin) insafına bırakıldıkça ortaya süresi uzatılmayan asistanlar, mahkeme kararıyla görevine geri dönüp tekrar hukuksuz bir şekilde işten çıkarılanlar gibi örnekler çıkmaya devam etti.

Başka bir örnek taşra üniversitelerinde çok yaygın görülen kişiye özel ilan ve kadro politikasını hatırlatarak verilebilir. Seçimle gelen dekan ya da bölüm başkanının etkili bir şekilde kullandığı kadro politikası sonrasında, bir ya da birkaç bölümün kısa süre içinde benzer politik görüşler ve yaşam tarzları benimseyen çok sayıda insan ile dolduğunu görebilirsiniz. Öğretim üyelerinin tercihlerinin öncelikli kılınması anlamında özerklik, farklı görüşlerin yaşama şansı bulamadığı bölüm koridorları ve faşizan uygulamaların demokratik bir kostümle meşrulaştırıldığı seçimler anlamına gelebilir.

Özerklik sloganı bırakın üniversitenin diğer bileşenlerinin ihtiyaçlarına somut cevaplar ihtiva etmeyi, akademisyenler arasında dahi demokratik bir kültürün yeşermesi ve serpilmesi için gerekli ortamın oluşmasına aracılık edemiyor. Çünkü özerklik diye sunulanın somut çalışma pratiklerinde ne gibi değişimlere yol açacağı sorusu cevaplanmıyor. İstanbul Üniversitesi bağlamında yürütülen kampanya da, yapılan eylemler de daha bütünlüklü bir tarifin peşindeydi. Ancak gelinen nokta, tepeden atamanın üniversite iradesinin (burada öğretim üyesi iradesi üniversite iradesi oluverir) çiğnenmesi olduğudur. Akademide geçen yaklaşık on yılı aşan çalışma hayatımda gözünü kırpmadan kanunları ve yönetmelikleri çiğneyen, kendi tercihini dayatan, bunu saygınlık, itibar, unvan vb. ile meşrulaştıran, farklı olana yaşama şansı tanımayan çok sayıda öğretim üyesi tanıdım ve buna ilişkin haberleri takip etmek zorunda kaldım. Aldıkları kararlar ve seçimler aracılığıyla öğretim üyelerinin demokratik bir üniversite yaratacaklarını düşünmek mümkün değildir. Hem üniversite bileşenlerinin yönetimde yer almasının yolları aranmalıdır, hem de üniversitenin aldığı kararların nasıl demokratik denetime tabi tutulacağı tartışılmalıdır.


Bu soruların kolay cevapları bulunmuyor. Ancak özerk üniversite sloganı ile işin içinden çıkmak mümkün değildir. Türkiye’de dillendirilen özerklik vurgusunun iş güvencesi, insanca ücret, insanca çalışma koşulları, üniversite bileşenlerinin tümünün katılımıyla belirlenen yönetim pratikleri, toplum yararına bilimsel üretim gayesi gibi politik hedeflerle bir arada anıldığını birkaç sendika bildirisi dışında maalesef görmüyoruz. Bu vurgular prosedürel seçimler ve üniversitelere tepeden dayatmaların ortadan kalkması vurgularının gölgesinde kalıyor. Durum değişmediği müddetçe akademik derebeylik sistemine karşı özerk üniversite diyemiyorum. Merkez üniversitelerde taşeronlaşma, işten çıkarmalar, büyük fonların piyasacı kullanımı vb. tepeden dayatmalarla değil öğretim üyelerinin büyük çoğunluğunun rızasıyla gerçekleşiyor. Taşrada kendi kafasından doktora bitirme süresi uydurup merkezdeki görevli asistanı çağıran, keyfi bir şekilde görev uzatma(ma) kararları veren, soruşturmalara hukuki kılıf arayan, (inanması zor ama) bazen YÖK düzenlemeleri aracılığıyla dizginlenen öğretim üyeleri ve çürümüş karar alma mekanizmalarının varlığı biliniyor (hariçten gazel okuyanları, bir taşra üniversitesinde öyle birkaç yıl değil, birkaç gün çalışmaya davet ediyorum). Öğretim üyelerine yetki aktarımı ile sınırlandığında özerklik bu nedenlerle akademik derebeyliğinin bir versiyonuna dönüşür. Milli Eğitim’in ve YÖK’ün peşinde olduğu da böyle bir versiyondur. Diyeceğim başka sloganlara ya da programatik bir bakışa ihtiyacımız olduğudur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma