İstanbul
Üniversitesi’ndeki rektör seçimi sonrasında YÖK’ün Raşit Tükel’i ikinci sıraya
indirmesi sürecinde ve Cumhurbaşkanı’nın sandık iradesine karşı gelerek YÖK’ün
öne çıkardığı adayı ataması vesilesiyle, üniversite özerkliği tartışması
yeniden gündeme geldi. Özerklik savunusuna karşı bir salvoda bulunmak istiyorum.
Kişisel olarak Raşit Tükel’in rektör atanmasını çok istemiş olsam da tartışmayı genel bir düzleme çekmek, üniversite
özerkliğine karşı olduğumu belirtmek ve bunun nedenlerini kısaca anlatmak
istiyorum. Daha düzgün ifade etmem gerekirse, üniversiter (akademik)
özgürlükler yanlısıyım ve özerklikle ifade edilen düzenlemelerin üniversite
sorunlarını çözmeye yeteceğini düşünmüyorum. Günümüzde üniversite tartışmasının
sloganvari bir “özerk demokratik üniversite” yaklaşımına sıkıştırılmasını da
politik açıdan hatalı buluyorum.
Önce
özerk demokratik üniversite ile ne kast edildiğine bakalım. Öğretim Üyeleri
Derneği Başkanı Tahsin Yeşildere’nin ifadesi ile halen ucube bir sistem içindeyiz. “YÖK ve cumhurbaşkanı rektörü, rektör de dekanları, dekanlar
anabilim dalı başkanlarını belirliyor. Hiyerarşik bir düzen var. Üniversiter
yapıya, demokratik, özerk üniversite modeline yakışmayan bir model. Özerklik,
akademik özgürlük yok. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir sistem yok. Ucube bir
sistem, başından beri karşı olduğumuzu dile getirdik.”
Bu
sisteme karşı olduğunu demokrat öğretim üyelerinden herhangi biriyle gündelik
konuşmanız sırasında anlarsınız. Aynısı idari personel ve hatta canından
bezmiş taşeron işçi için de geçerlidir. Hatta Milli Eğitim Bakanı da bu sistemin yetersiz kaldığını, yetki aktarımının gerektiğini ara sıra ima etmektedir. Mart
ayında “Yapılması gereken her üniversitenin kendi özel ihtiyaçlarına göre kendi
yönetim modelini oluşturabilmesine imkan sağlayacak esnek bir çerçeve yasa”
buyurmuştu.Yasa tasarısı elinde patlayan eski YÖK başkanı Çetinsaya’yı da bu
toplama katabiliriz sanıyorum.
Son
isimler nedeniyle açıktır ki dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Yeşildere’nin demeci daha bütüncül ve demokratik bir yaklaşımla devam etse de öğretim
üyelerinin itirazlarında “özerk demokratik üniversite” sloganı ile anlatılan,
üniversitede hocaların kendi kurumlarının başında yer alacak insanları, yönetim
kademelerindekileri seçmesi. Başka bir deyişle üniversitelerin tepeden inme
direktifler ve yönetmeliklerle değil, üniversitedeki akademisyenlerin ortak
kararları ve iradesiyle yönetilmesi. Bu anlamda demokratik bir çerçevenin
kurulması... Bu çerçevenin bir kenarını da mali özerklik ve üniversitenin hangi
kalemlerde nereye harcama yapılacağını kendi başına belirlemesi oluşturuyor.
Daha tumturaklı olan ve daha büyük itirazlar yükseltilebilecek mali özerkliğe
burada girmiyorum.
Hocaların
ortak karar alma süreçlerinde yer almaları ve rektör, dekanlıklar, bölüm
başkanlıkları, anabilim dalı başkanlıkları vb.nin seçimlerinin demokratik bir
şekilde gerçekleşmesinin savunulmayacak bir tarafı yok. Ancak sorunu buraya
sınırlandırmak – ki yapılan budur – problemli ve karar alma süreçlerinde
üniversiteye tanınan manevra alanlarının iyi tanımlanması gerekli.
Öncelikle
söz konusu olan daha ziyade üniversitenin yönetimi ve işleyişi. Bu nedenle
bütün öğretim elemanları, idari personel ve öğrencileri de ilgilendiren bir
sorundan bahsedildiği açık bir şekilde belirtilmeli. Zaten Eğitim-sen gibi
kurumlar özerklik sloganının altını daha bütünlüklü bir perspektifle doldurmaya
çalışıyorlar. Ancak gerontokrasi ve hiyerarşik örgütlenme mantığının kök
saldığı bir yapılanmada özerklikten anlaşılan, demokratlar nezdinde de akademisyenlerin
ifade özgürlüğü ve karar alma süreçlerindeki ağırlığıdır.
Başka
bir ifadeyle öğretim üyeleri nezdinde özerklik bütünlüklü bir perspektifle
anlaşılmamaktadır. Üniversite bileşenlerinin önemsizleştirilmesi ve sadece
öğretim üyelerinin tercihleri üzerinden bir tartışma baştan eksikliklerle
maluldür. Ancak bir anlığına sadece akademik emek sürecine ve akademisyenlerin
üniversitede yönetim kademeleri ve işleyişi hakkındaki sorunlarının özerk
üniversite mantığı içinde nasıl ele alınacağına bakmak da özerkliğin
sorunlarına ilişkin aydınlatıcı olacaktır.
Birkaç
örnekle açıklamaya çalışayım. ODTÜ’de yıllardır yaşanan personel kıyımının bir
benzeri Ankara Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi’nde vuku bulduğunda 50-D
kapsamındaki araştırma görevlilerinin ve genel olarak bütün asistanların iş
güvenliği için eylemler düzenledik. Kısmi başarılar elde edildi. Ancak hem ODTÜ’de
hem de başka üniversitelerde kimin görevinin uzatılacağı, öğretim üyelerinin (ve
örneğin onların büyük çoğunlukla desteklediği yönetimlerin) insafına
bırakıldıkça ortaya süresi uzatılmayan asistanlar, mahkeme kararıyla görevine
geri dönüp tekrar hukuksuz bir şekilde işten çıkarılanlar gibi örnekler çıkmaya
devam etti.
Başka
bir örnek taşra üniversitelerinde çok yaygın görülen kişiye özel ilan ve kadro
politikasını hatırlatarak verilebilir. Seçimle gelen dekan ya da bölüm
başkanının etkili bir şekilde kullandığı kadro politikası sonrasında, bir ya da
birkaç bölümün kısa süre içinde benzer politik görüşler ve yaşam tarzları
benimseyen çok sayıda insan ile dolduğunu görebilirsiniz. Öğretim üyelerinin
tercihlerinin öncelikli kılınması anlamında özerklik, farklı görüşlerin yaşama
şansı bulamadığı bölüm koridorları ve faşizan uygulamaların demokratik bir
kostümle meşrulaştırıldığı seçimler anlamına gelebilir.
Özerklik
sloganı bırakın üniversitenin diğer bileşenlerinin ihtiyaçlarına somut cevaplar
ihtiva etmeyi, akademisyenler arasında dahi demokratik bir kültürün yeşermesi
ve serpilmesi için gerekli ortamın oluşmasına aracılık edemiyor. Çünkü özerklik
diye sunulanın somut çalışma pratiklerinde ne gibi değişimlere yol açacağı
sorusu cevaplanmıyor. İstanbul Üniversitesi bağlamında yürütülen kampanya da,
yapılan eylemler de daha bütünlüklü bir tarifin peşindeydi. Ancak gelinen
nokta, tepeden atamanın üniversite iradesinin (burada öğretim üyesi iradesi
üniversite iradesi oluverir) çiğnenmesi olduğudur. Akademide geçen yaklaşık on yılı
aşan çalışma hayatımda gözünü kırpmadan kanunları ve yönetmelikleri çiğneyen,
kendi tercihini dayatan, bunu saygınlık, itibar, unvan vb. ile meşrulaştıran,
farklı olana yaşama şansı tanımayan çok sayıda öğretim üyesi tanıdım ve buna
ilişkin haberleri takip etmek zorunda kaldım. Aldıkları kararlar ve seçimler
aracılığıyla öğretim üyelerinin demokratik bir üniversite yaratacaklarını
düşünmek mümkün değildir. Hem üniversite bileşenlerinin yönetimde yer almasının
yolları aranmalıdır, hem de üniversitenin aldığı kararların nasıl demokratik
denetime tabi tutulacağı tartışılmalıdır.
Bu
soruların kolay cevapları bulunmuyor. Ancak özerk üniversite sloganı ile işin
içinden çıkmak mümkün değildir. Türkiye’de dillendirilen özerklik vurgusunun iş
güvencesi, insanca ücret, insanca çalışma koşulları, üniversite bileşenlerinin
tümünün katılımıyla belirlenen yönetim pratikleri, toplum yararına bilimsel üretim
gayesi gibi politik hedeflerle bir arada anıldığını birkaç sendika bildirisi
dışında maalesef görmüyoruz. Bu vurgular prosedürel seçimler ve üniversitelere
tepeden dayatmaların ortadan kalkması vurgularının gölgesinde kalıyor. Durum
değişmediği müddetçe akademik derebeylik sistemine karşı özerk üniversite
diyemiyorum. Merkez üniversitelerde taşeronlaşma, işten çıkarmalar, büyük
fonların piyasacı kullanımı vb. tepeden dayatmalarla değil öğretim üyelerinin
büyük çoğunluğunun rızasıyla gerçekleşiyor. Taşrada kendi kafasından doktora
bitirme süresi uydurup merkezdeki görevli asistanı çağıran, keyfi bir şekilde görev
uzatma(ma) kararları veren, soruşturmalara hukuki kılıf arayan, (inanması zor
ama) bazen YÖK düzenlemeleri aracılığıyla dizginlenen öğretim üyeleri ve
çürümüş karar alma mekanizmalarının varlığı biliniyor (hariçten gazel okuyanları,
bir taşra üniversitesinde öyle birkaç yıl değil, birkaç gün çalışmaya davet
ediyorum). Öğretim üyelerine yetki aktarımı ile sınırlandığında özerklik bu nedenlerle
akademik derebeyliğinin bir versiyonuna dönüşür. Milli Eğitim’in ve YÖK’ün
peşinde olduğu da böyle bir versiyondur. Diyeceğim başka sloganlara ya da
programatik bir bakışa ihtiyacımız olduğudur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder