Her şey 11 Ocak 2016’da başladı gibi bir cümle yersiz olur.
Bir başlangıç söz konusuysa bu cangıla adımımı attığım 2004-2005’e kadar gitmem
gerek. Ama ben başlangıcı Behice Boran Özel Ödülü’nü aldığım gün olarak belirlemek istiyorum.
Doktora tezimi bitirdikten sonra zorunlu hizmeti ifa için 2012
yılında gittiğim Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde zamanın dekanı ve dekan
yardımcısı tarafından gevrek bir gülümseme ve başka üniversitelerde kadro arama
tavsiyesi ile karşılanmış, bir süre sonra Samsun kentinin de benzer düşündüğünü
kavramış ve akademiye ilişkin düşüncelerimi soldurmuştum. Bölümde ders
veremiyordum. Bölümün herhangi bir tasarrufuna dair söz hakkım yoktu. Yönetim
tarafından insan yerine pek konmuyordum. Sabah 9’da imza atıyor, 5’te bir daha
imza atıyordum. Günlük heyecanım, kitap okumaya daldığımda kaçırdığım ve saat 5’te
kaldırılan imza föyünü akşam saatlerinde dekanlıkta kovalamaktı.
O dönemde Tübitak uzman yardımcılığından, yeni oluşturulan
kamu denetçiliği kurumuna kadar çeşitli yerlere başvurmuştum. Kamu denetçiliği
kurumu yaklaşık 5 bin başvuru dosyasını 1 gün içinde eleyerek bir liste
belirlemiş, başka bir kuruma torpil olmadan geçemeyeceğini kavramış birisi olarak sürekli
imza attığım sınav gözetmenliği kariyerimi sürdüremeyecek, yaptıklarıma akademisyenlik
diyemeyecek kıvama gelmiştim. Ayrılmamın önünde yine de bir engel vardı. Zorunlu hizmet
ve istifa koşulunda devreye sokulacak senet.
Bu koşullar altında 2013 yılı Kasım ayında Dr. Behice Boran’ın
arkadaşları ve Türk Sosyal Bilimler Derneği (TSBD) tarafından verilen ödülü alacağımı öğrendiğimde hayatımda radikal değişiklikler gerçekleşmedi ama
demek ki sırtımın sıvazlanmasına, elimin sıkılmasına ihtiyacım vardı. Aynı yıl
TSBD’nin verdiği Genç Sosyal Bilimci Ödülü’ne de layık görüldüm.
Birileri ısrarla ne yapmam gerektiğine dair bana yol
gösteriyordu.
Ödülleri 2013 yılında çok saygı duyduğum hocalarımdan aldım.
Sadece danışmanım değil ayrıca jürimde beni kıyasıya eleştiren bir hocam da
yanımdaydı.
O gün akademisyen olmak için ikinci kez karar aldım.
Bu kararın çok sayıda boyutu vardı. Öğrencilere ulaşabilmek
için en azından bir ders vermek üzere fakülte yönetimine kendimi pazarlamaktan,
üniversiteden ayrılan son otobüsün saatine kadar çalışmaya giden bir var olma
çabası işin bir tarafı. Düşündüğünü, bildiğini ve araştırdığını daha fazla sayıda
insana ulaştırmak için mecralar arama ve yaratma ise başka bir boyutu. Sınav
kağıdı okurken kırmızı kalem kullanması dahi soruşturma dosyasına giren Behice
Boran’ın başına gelenleri kavramak ve direnmek de diğer unsuru.
Dolayısıyla akademisyen olmaya dair verdiğim ikinci karardır
beni sendika temsilcisi olmaya iten, kavgacı olmasam da bir şekilde lafımı
esirgememe noktasına getiren, doğru bildiğimde ısrarcı kılan ve karamsarlığa
kapıldığımda dahi bir “haydi” lafıyla yeniden başlamamı sağlayan.
Şimdi tam da bu uğraşımın bir sonucu olarak kamu görevinden
ihraç edildiğimi öğrenmiş bulunuyorum. Bana sürekli imza attıranların ihraç gerekçelerinden
birisinin de attığım bir imza olması işin ironik tarafı.
Siyasi görüşü nedeniyle bir siyaset bilimciyi ihraç
edenlerle kamu tanımımız hiçbir zaman bir olmadı zaten. Bu nedenle
bahsettikleri şey esasen Türkiye’deki üniversitelerde çalışma hakkıdır. Ama anlamadıkları
nokta şu: benim görevim, bizzat parçası olduğum kamunun tartışmasına doğru
bilgi ve eleştirel perspektifle katkıda bulunmaktır. Bir akademisyeni işinden
alıkoymak ancak bütün tartışma ve itiraz kanallarını tıkayarak ve kamuyu
ortadan kaldırarak mümkün olabilir. Dolayısıyla ihraç olanaksızdır, ya da ancak
kamunun ihracı/iptali ile mümkündür.
Gittikleri yol bu, belli, ama eğer başaramazlarsa, vay onların haline!

Aslinda ibret verici bir hikaye ve ornek alinmasi gerek.
YanıtlaSil