29 Haziran 2011 Çarşamba

ağız tadı kaçmış memlekette rüküş aktiviteler

Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’ti yanılmıyorsam, daha Ergenekon, Balyoz ve KCK davalarından tutuklu bulunan milletvekillerinin durumuna dair mahkemelerden haber gelmemiş ama Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesine dair konsensus devlet katında büyük oranda sağlanmışken, YSK kararından girdi, gösterilerden çıktı; “memleketin ağzının tadını kaçırmasınlar” dedi. Ben mahalledeki komşu kavgası üzerine emekli albay açıklaması yapanlar gibi kendi egemenliğini söz-edim üzerinden tekrar hatırlatan insanı bol bu memleketin ağız tadının ne zaman yerine geldiğini merak ededurayım, bir başka Türk orta boyu (büyüyünce büyük olacak) ortadaki siyasi kriz için “gündemi takip edemedim, büyüklerimiz bilir” dedi. O sırada milletvekilliği mazbatasını almış, kayıt yaptırmış ama memleketin nadide bir köşesindekilere verdiği motifli kravat takma sözü henüz gazeteciler tarafından kendisine hatırlatılmamıştı. Egemenin istisna halini belirlemesi karşısında iki yol var sanıyorum: ya tüm gücünle mücadele edeceksin ya da büyüklerin bildiğini itiraf edeceksin. Egemene tabiyetin bu veciz ifadesi, meclisin barındırdığı büyük düşünürlerin gelecekteki açıklamalarının siyasal düşünceye sunacağı katkıların ipuçlarını veriyor olabilir!

Burjuva demokrasisinde seçimlerin ve parlamentonun en önemli işlevi halkın iradesinin tecelli etmekte olduğu konusunda halkı ya da o halkı oluşturan bizim gibileri ikna etmekten geçer. Edinburgh’ta parlamentoyu ziyaret ettiğimde, İskoçların özerklik kapsamında sınırlı bir yasama yetkisine sahip parlamentolarının (Fransızca parlement – konuşma edimi) konuşmanın ötesinde iş üreten bir yer olduğunu anlatmak için birkaç yüz sayfalık kamusal alanda sağlık önlemlerinin alınmasına ilişkin yasal metinleri sergilemeleri ve genç parlamentonun ne kadar önemli işler yapmakta olduğunu gösterme istekleri beni şaşırtmıştı. Londra’daki parlamentoda, en azından görebildiğim alanlarda, böyle çocuksu bir heyecanın izleri yoktu ama tarih boyunca ne kadar önemli kararlar alındığı ve içinde bulunduğumuz mekanın ne büyük badireler atlattığı rehberimiz tarafından kafamızın içine işlenmişti. AKP’lilerin yemin etmeme ya da meclisi boykot etme eylemleri karşısında parlamento çalışmalarına katılma gerekliliğini vurgulamaları ve meclisin en önemli görevi olarak addedilen yeni anayasa yapımının aksama ihtimalini hatırlatmaları benzer bir refleks barındırıyor. Bu rüküş çabanın ardında bir kurumun kendini var etmesinin o kurumun ne kadar işlevsel ve önemli olduğuna dair inancı toplumun geneline benimsetmesiyle el ele gitmesi kadar, siyasal sistemin işleyişi için öngörülebilir hukuk kuralları ve siyasal temayüllerin yerleşikliğinin bir ürünü olarak tartışma ve eyleyiş alanı şeklinde ortaya çıkan kamusal alanların öneminin itirafı yatmaktadır. Kamusallığı koruyor gibi görünmenin araçlarından biridir aslında televizyonlarda parlamento tartışmalarının yayınlanması. Kamusal alanda 18. yy. da, sonradan “citoyen” olacak zamanın Parislisinin gösterişini anımsatmaktır, yerinden fırlayan parlamenterin hiddetle kürsüye yönelmesi. Ama mukadderatı eksik olmaktır, ya da iyi bir taklit.

İçi boş bir gösteren olmaktan çıkarıp, kendi eylemlerimizin sorumluluğunu taşıdığımız bir tartışma ve ikna mekanizmasının parçaları haine gelecekse demokratik kurumlar, öncelikle Türkiye’de yeni yasama yılına başlayacak olan meclis ve benzeri bir çok parlamentonun toplumun istek ve ihtiyaçlarını karşılamak için çalışan vekillerle dolu olduğu düşüncesini ortadan kaldırmak gerekiyor. 78 bin oy alan bir vekilin düşünce özgürlüğü suçundan meclise gelememesi, motifli kravatıyla Hakan Sükür’ün o mecliste salınması ya da Ufuk Uras’ın radikal eylem olarak kravatını kürsüde bırakması, birçoğumuza ilgisiz gelecek ama, aynı düzlemde ele alınmalıdır. Bekir Bozdağ bağımsız yargıdan bahsedebiliyor, Bülent Arınç gözyaşları içinde ve sevinçle Tanrısına yakarıyorsa oradan çıkacak olan iş, ister anayasa olsun ister amme alacaklarının tahsiline dair kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun hükmünde kararnamenin görüşülerek onaylanması-kanunlaştırılması olsun özgürleştirici değildir. Orada özgürlüğe ve özgürleştirici bir demokrasi perspektifine yer yoktur.

Hal böyleyken blok vekillerinin “tad kaçırma” eylemi benim gibiler için tatlandırıcıdır. Sadece Kürt emekçilerin değil, geniş halk yığınlarının özyönetim pratikleri geliştirebilmeleri için yüzümüzü meclisten başka alanlara dönmemiz gerektiğini bir kez daha belirtme fırsatı sunmaktadır. Bu parlamento içi mücadelenin anlamsız olduğunu söylemek değildir. Ancak, farklı bir yönetme pratiğinin – kendi geleceği hakkında söz söyleme, kendi geleceğini belirleme – gerçekleşmesi böyle bir mecliste yeni anayasa yazılmasıyla gerçekleşmeyecektir. Bu tarz bir pratik, yerel örgütlenmeler ve mücadele araçları olarak emek örgütleri ve gelecekte daha geniş çapta örgütlenmesini umduğum konsey ve komitelerin pozitif bir iktidar – yapabilme-eyleyebilme – anlayışıyla örülmesi ve güçlendirilmesiyle filiz verecektir. Bu yeniden inşa edilen kamusallık bağlamında, eğer ismi yine de öyle kalacaksa, anayasa, mücadele örgütlerinin azim ve kararlılıklarının nasıl harmanlanması gerektiğini ifade eden, kurucu bir meclis tarafından yazılan belge niteliği taşıyacak ve tadı çoktan kaçmış memleketimde hiç abartısız 150 yıldır hüküm süren anayasa romantizminin ölüm fermanı olacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma