1 Ağustos 2011 Pazartesi

kur-faiz değil, iktidar sarmalı

Devalüasyon kısaca paranın değerinin düş(ürül)mesi anlamına geliyor. Bu bir meta olarak kullanım değeri başka metaların değişim değerini ifade etmek olan paranın kendi değerinin yine başka metalar olarak başka para birimleri karşısında düşmekte olduğunu anlatıyor. Paranın değerinin düşmesi sonucu bir beklenti de aynı miktarda parayla girilen değişim ilişkisi sonucunda daha az metaya sahip olmak anlamına geliyor. Peki devalüasyon, kur farklarının çok büyük önem taşıdığı günümüz kapitalizminde rekabet gücüne etkide bulunduğu oranda bahsedilen göreli yoksunlaşma durumunu kısa ya da orta vadede ortadan kaldırabilecek bir nitelik de sergiliyor mu?

Basit cevap, devalüasyonun rekabet gücüne katkısının boyutları yaygın düşünce biçimindeki gibi olsaydı, hükümetler paranın değerinin düşük kalması için uğraşırlardı olabilirdi. Ancak bu cevapla, AKP döneminde değerli kur tercihi ile de desteklenen (birincil etken şirket ve hanehalkı borçlanması) tüketim kapasitesini arttırma yönelimini açıklayamayız. Değerli para biriminin getirdiklerine yapılacak vurgu da son iki aydaki devalüasyonu değerlendirmekte yetersiz kalma riski taşıyacaktır. Buna karşın farklı soyutlama düzeyleri arasında serbest bir dolaşım ile bir kaç cümle karalama ihtiyacı hissettim:

Hasan Ersel aralıklarla yazdığı Radikal’de kurdaki oynaklıklar üzerinden kriz değerlendirmesiyapmanın yetersiz olabileceğine işaret etmiş. Cari açıkla ilgili olarak da Türkiye’deki yapısal sorunlardan dem vurmuş. Liranın değer kaybının, girdilerin döviz üzerinden maliyetinin hesaplanmasında ücret kaleminin öneminin azalmasına yol açtığını ancak bunun toplumsal yansımasının pek hayırlı olmadığını aktarmış. NB: Liranın değer kaybı uluslararası pazarda rekabet gücü yüksek bir üretimin varlığıyla desteklenmediği müddetçe cari açığın düşmesini otomatik olarak getirmeyecek, üretim teknolojilerinde ve üretimin örgütlenmesinde ciddi dönüşümlerin olmadığını hesaba katarak yapacağımız bir değerlendirmede de sabit ücretlilerin (maaş artışı enflasyona endekslenmiş ücretlilerin de) ithal girdi barındıran ürünleri satın almasının zorlaştığını anlayacağız.

Panagiotis Sotiris verdiği röportajda Yunan krizi ve isyanını değerlendirirken Euro’ya geçişle söz konusu olan paranın değer kazanmasının, uluslararası krize duyarlı sektörlerdeki gerileme ve borç sorunları vb. karşısında politikacıları ve kapitalistleri daha açık bir şekilde ücret ve haklara saldırmaya yönelttiğini anlatıyor. Bu çoğumuz için malumun tekrar dillendirilmesi. Ama paranın değer kazanması sürecinin kendi başına göreli bir refah durumu sağlamadığını hatırlatması açısından önemli. Ulusal hesaplar incelendiğinde carı açık gibi aşılamaz bir sorun ya da çevrilemez bir borç yumağı (bu örnekte ulusal para cinsinden işlem gören bono ve tahviller, Yunan örneğinde uluslararası para olarak Euro üzerinden işlem gören borç kağıtları) düşünüldüğünde paranın değerlenmesi sonu organik bir krize varan yolun temel taşlarından birisi olarak vazife görebiliyor.

Genel formülasyonlar üzerinden bir çözümleme yapmak bir ülkede paranın değerlenmesi sürecinin kriz zemini hazırladığını, başka bir ülkede ise siyasal destek devşirmek için fayda sağladığını (örneğin ucuz döviz girdisi nedeniyle ara malı ithalatına dayalı üretimin serpilmesi ya da biraz da borçlanma yardımıyla ithal mal tüketimi kapasitesinin artması) göstermeyi zorlaştıracaktır. Mandel’in kapitalist gelişmenin uzun dalgaları üzerine değerlendirmesinde “hükümetler paranın değerine müdahalede bulunabilirler ancak değer yasasını askıya alamazlar”vurgusunu hatırlıyorum. Değerin fiyatlara dönüşümü üzerine yapılan spekülasyon kadar ve daha fazlası kur farkları, borç çevrimine olan etkisi, kriz ve istikrar sarmalı üzerine kelam etmek gerekli. Elbette devalüasyon üzerine bu kadar düşünmek biraz da alternatiflerin değersizleştirilmesinden (devalüasyonundan) kaynaklanıyor ifadesi ile bu çabayı kurutup kaldırmak kimilerine daha mantıklı gelecektir. Ancak bu şekilde düşünmeyenler için birkaç cümle sıralanabilir: hükümetler değer yasasını askıya alamazlar ancak paranın değerine müdahalede bulunarak siyasal destek devşirme veyahut emeğin gücünün kırılması mekanizmaları tasavvur edebilirler. Bu tasavvur ister depolitize olmuş uzman yönetimi, ister baskıcı tonlar taşıyan liberal bir yetkecilik damarında aksın yarattığı yoksunlaşma / refaha ulaşma algısı ile kendi etkisini etkide bulunduğu üzerinden anlayacak, bireyleri metalar dünyasının fetişleşmiş diline hapsettiği ölçüde krizin kendisini de kapitalist yeniden üretim için işlevsel kılacaktır. Sanırım sadece finansal krizler değil, borç temelli finansal genişlemenin yeni araçları ve finansal operasyonlar aracılığıyla siyasal destek ya da emeğin belinin kırılması arayışları da barbarlığın finansal bir çehre edindiğini bize hatırlatmalı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma