Orta Doğu’ya hoşgeldiğimizi kim söyledi? Zaten göbeğindeyiz.
Batı kodlarına göre Dünya’yı anlamaya bu kadar uğraşıp sonra da doğuda ve
ortada olmadığımızı ama bir on yıllık politikayla bu coğrafyaya daldığımızı
iddia etmeyelim. Ama bir dönüşüm söz konusu. Bu Orta Doğu devleti olmak değil. çeşit çeşit devlet var Orta Doğu'da ne de olsa. Gerçekleşen daha özgül bir dönüşüm, en çok da İsrail’e benzemekle tanımlanabilir.
II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin NATO adlı ittifaka
duhulü bir sınır ülkesi olmak dışında anlam taşımakta mıdır? Bir uçbeyliği olarak Türkiye’nin NATO
üyeliğinin farklılığı tarihteki örneklere nazaran Türkiye’nin dengeler
değişince daha bağımsız bir politika izleyebilecek bir durumda olmamasıdır. Buna
elverecek bir iktidar uzamında değiliz. Daha özerk davranan ve giderek güçlenen
bir devlet düşüncesi ağzı sulanmış ve gözünü para bürümüşlerin, stratejik
derinlik diye kendi açtığı çukura girmeye çalışanların, zamane kalemşorları
Çandargillerin inanmamızı istediği bir dilekten ibaret.
Varşova Paktı dağılıp bir oksimoronu kullanacak olursak tek
kutuplu dünyaya geçtiğimizde Türkiye merkezindekilerin politika ufku Türkî
Cumhuriyetlere nüfuz etmek ve eski Doğu Bloku ülkelerini yeni palazlanan
sermaye grupları için birer pazar kılabilmekten ibaretti. Türkiye’de 1990’lardaki
organik krizin bizzat siyasal ve iktisadi krizlerle baskılanması, o zamanki
rakamlarla 30000 kişinin ölümü ve kentlerde palazlanma emaresi gösteren
devrimcilerin ezilmesi sonrasında gerçekten yeni bir döneme girdik. Türki
Cumhuriyetlere nüfuz çabası Ahmet Yeşiltepe gibilerin kişisel yolculuklarında
devam ediyor, ancak pazarları çeşitlendirme ve üretim zincirlerini uluslararasılaştırma
konusunda bir hayli yol alındı. Kimi miladı
11 Eylül olarak alır, kimi Şubat 2001, önemli olan yeni bir konfigürasyon ve
siyasal söylemin bu zaman zarfında giderek pekişmesidir. AKP’ye yönetmesi nasip
olan bu dönemin birçok ilginç özelliğinden biri yayılmacı emareler barındıran
bir söylemin yersiz özgüven sahibi İslamcı düşün odakları tarafından pompalanmasıydı.
AKP içine bakanlar, 1 Mart tezkeresini kendince bir dönüm
noktası olarak almaya kalkabilir ama sanırım burada ABD’den gerekli desteği
bulamayanların bir kısmı ile Avrasyacılık eğilimlerini de barındıran ordu üst
kademesinin 2007’den itibaren tasfiyesi daha önemli. Avro bölgesindeki kriz nedeniyle
olduğu kadar ondan önce ihracat odaklarını çeşitlendirmek ve Körfez
sermayesinden nasiplenmek amacıyla da yaklaşılan Orta Doğu’ya ilişkin “sıfır
sorun” peşinde biçimlendirilen 2000’lerin politikasının 2011’den itibaren kendi
gitmiş adı kalmıştır. Deyim yerindeyse
bu politik yönelimin tabutuna son çiviyi Suriye iç savaşı çaktı.
Sıfır sorun politikası Batı bloku olarak
adlandırabileceğimiz devletlerin yönelimiyle çelişmiyor aksine Doğu Akdeniz
havzası, Balkanlar ve Orta Doğu’nun Türkiye önderliğinde Dünya pazarıyla
bütünleşme çabasını formüle etmeye kalkışıyordu. “Yeni Osmanlıcılık” deyimi bu
yönelimi bir oranda karşılasa da yazının başında belirttiğimiz nedenden
yetersiz kalıyor. Türkiye’nin bu yönelimi kendisine gösterilen sınırlar içinde
bir uç beyi olarak bağlı bulunduğu ittifakın çıkarları peşinden gitmekten
ibaretti. Osmanlı göstereninin hatırlattığı bir küresel güç olma düşüncesi bazı
aklıevvellerin kafasından geçse dahi verili ekonomik yapı nedeniyle zaten
mümkün değildi. Şimdilerde kendi gidip adı kalan sıfır sorun politikası yerini
İsrailleşmeye bırakıyor.
Yayılmacı ve Turancı emellere atıfla 1990’larda Türkiye’nin
gurkalaşması tehlikesinden bahsedilirdi. 2010’ların Türkiye’sinde bu ifade de
yetersiz kalıyor. Reyhanlı patlaması sonrası ve Kürt meselesi ile ilgili birçok
toplumsal olayda görüldüğü üzere çok derinlere tesir etmiş linç psikolojisi
belki başkalarının amaçları doğrultusunda cepheye sürülmeyi – gurkalaşmayı –
çağrıştırıyor olabilir. Ancak buradaki eğilim daha geniş bir dönüşümü akla
getirmeli. İttifakın sınır devleti olarak Türkiye, tıpkı İsrail gibi komşuların
sınırlarına zerre saygı duymayan, yüksek teknolojili savaş oyuncaklarıyla
denemelere girişen, askeri ve ekonomik gücü ile irredentist bir eğilim
sergileyen devlettir.
Sydney Tarrow “contentious politics” kavramı ile birbiriyle
çekişme içindeki toplumsal grupların, sınıfların uzunca bir süre bu mücadeleye
devam ettikleri, adeta bu çekişmenin birbirlerinin varlığını tanımlar hale
geldiği durumların siyasal analizin merkezinde yer alması gerektiğini
belirtiyordu. Uzun yıllar önce bir sunumu sonrasında kendisine sorulan soruya
bu durumun rejimler ve devletlerin kendileri için geçerli olabileceğine açık
kapı bırakarak yanıt verdiğini hatırlıyorum. İsrail’de Filistin meselesi ile
ilgili olarak aslında devlet aygıtının bir baskı ve sistematik yok sayma
mekanizması şeklinde örgütlenmesini düşünebiliriz. Türkiye’de bu benzetme Kürt
sorunu ile ilgili yapılabilir. Ama iki ülke için de sanırım ittifakın uç
beyleri olarak operasyonlara girişme, uluslararası hukukun muğlaklıklarında
dolaşma; sömürü, baskı, Türkiye örneğinde soykırım vb. gibi alanlarda uluslararası
tanımları resmi olarak reddetme örneklerinde belirginleşen bir içindelik-dışındalık
durumundan söz etmek mümkün.
Bu iki ülkenin vatandaşları hem devletlerin
politikalarının mağdurları hem de ölüm-baskı-çatışmanın sürekliliği nedeniyle
dahil oldukları ittifakın ülke vatandaşları kadar muteber değil. Ne de olsa
sınırdalar ve biraz göz ardı edilebilirler. Devletler hem dahil oldukları
ittifakın bir parçası olmanın gereği bir demokrasi ve insan hakları söylemine
sahipler hem de başta sınır ihlalleri olmak üzere ötekileştirdikleri
etnisiteler ve milletlerin haklarına saygıda kusuru olağan gösterme
telaşındalar. Bu anlamda ittifaktaki devletlere nazaran daha açıktan insan hakları ihlallerine girişiyorlar, bir dışında, sınırda olma durumu sergiliyorlar. Bu iki ülke
arasındaki ortaklaşmayı ve durumun sürekliliğini yaratan bir ölçüde ABD’nin
desteği. Arap Baharı sonrasındaki telaş ve konumlanma kaygısını yaratan da ABD’nin
açıktan askeri operasyonlara girişemeyecek denli çekingen davranması.
Yaşadığımız cehennemin kurumsallaşarak uzunca bir süre devam edebilecek olması
ve halihazırda bu doğrultuda büyük mesafe kaydetmiş bu devletlerin bölgedeki
diğer devletlerle sürekli çekişmesinin siyaseti tanımlar hale gelmesi kaygı
verici. İsrail zaten bu durumdaydı da Türkiye’nin komşularıyla olan gerilimi son
otuz yılda hiç bu kadar açıktan savaş ihtimalini çağrıştırmamıştı. Üstelik
vekaleten yürütülen savaşlar (nükleer ve kimyasal silah olmaksızın ittifaklar
ya da blokların para ve silah desteğiyle bunlar adına bir bölgede, ülkede ya da
ülkeler arası yürütülen savaşlar) hiç bu kadar popüler olmamıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder