15 Mayıs 2013 Çarşamba

Bastığımız toprakları gömülmeden tanıyalım


Orta Doğu’ya hoşgeldiğimizi kim söyledi? Zaten göbeğindeyiz. Batı kodlarına göre Dünya’yı anlamaya bu kadar uğraşıp sonra da doğuda ve ortada olmadığımızı ama bir on yıllık politikayla bu coğrafyaya daldığımızı iddia etmeyelim. Ama bir dönüşüm söz konusu. Bu Orta Doğu devleti olmak değil. çeşit çeşit devlet var Orta Doğu'da ne de olsa. Gerçekleşen daha özgül bir dönüşüm, en çok da İsrail’e benzemekle tanımlanabilir.


II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin NATO adlı ittifaka duhulü bir sınır ülkesi olmak dışında anlam taşımakta mıdır?  Bir uçbeyliği olarak Türkiye’nin NATO üyeliğinin farklılığı tarihteki örneklere nazaran Türkiye’nin dengeler değişince daha bağımsız bir politika izleyebilecek bir durumda olmamasıdır. Buna elverecek bir iktidar uzamında değiliz. Daha özerk davranan ve giderek güçlenen bir devlet düşüncesi ağzı sulanmış ve gözünü para bürümüşlerin, stratejik derinlik diye kendi açtığı çukura girmeye çalışanların, zamane kalemşorları Çandargillerin inanmamızı istediği bir dilekten ibaret.

Varşova Paktı dağılıp bir oksimoronu kullanacak olursak tek kutuplu dünyaya geçtiğimizde Türkiye merkezindekilerin politika ufku Türkî Cumhuriyetlere nüfuz etmek ve eski Doğu Bloku ülkelerini yeni palazlanan sermaye grupları için birer pazar kılabilmekten ibaretti. Türkiye’de 1990’lardaki organik krizin bizzat siyasal ve iktisadi krizlerle baskılanması, o zamanki rakamlarla 30000 kişinin ölümü ve kentlerde palazlanma emaresi gösteren devrimcilerin ezilmesi sonrasında gerçekten yeni bir döneme girdik. Türki Cumhuriyetlere nüfuz çabası Ahmet Yeşiltepe gibilerin kişisel yolculuklarında devam ediyor, ancak pazarları çeşitlendirme ve üretim zincirlerini uluslararasılaştırma konusunda bir hayli yol alındı.  Kimi miladı 11 Eylül olarak alır, kimi Şubat 2001, önemli olan yeni bir konfigürasyon ve siyasal söylemin bu zaman zarfında giderek pekişmesidir. AKP’ye yönetmesi nasip olan bu dönemin birçok ilginç özelliğinden biri yayılmacı emareler barındıran bir söylemin yersiz özgüven sahibi İslamcı düşün odakları tarafından pompalanmasıydı.

AKP içine bakanlar, 1 Mart tezkeresini kendince bir dönüm noktası olarak almaya kalkabilir ama sanırım burada ABD’den gerekli desteği bulamayanların bir kısmı ile Avrasyacılık eğilimlerini de barındıran ordu üst kademesinin 2007’den itibaren tasfiyesi daha önemli. Avro bölgesindeki kriz nedeniyle olduğu kadar ondan önce ihracat odaklarını çeşitlendirmek ve Körfez sermayesinden nasiplenmek amacıyla da yaklaşılan Orta Doğu’ya ilişkin “sıfır sorun” peşinde biçimlendirilen 2000’lerin politikasının 2011’den itibaren kendi gitmiş adı kalmıştır.  Deyim yerindeyse bu politik yönelimin tabutuna son çiviyi Suriye iç savaşı çaktı.

Sıfır sorun politikası Batı bloku olarak adlandırabileceğimiz devletlerin yönelimiyle çelişmiyor aksine Doğu Akdeniz havzası, Balkanlar ve Orta Doğu’nun Türkiye önderliğinde Dünya pazarıyla bütünleşme çabasını formüle etmeye kalkışıyordu. “Yeni Osmanlıcılık” deyimi bu yönelimi bir oranda karşılasa da yazının başında belirttiğimiz nedenden yetersiz kalıyor. Türkiye’nin bu yönelimi kendisine gösterilen sınırlar içinde bir uç beyi olarak bağlı bulunduğu ittifakın çıkarları peşinden gitmekten ibaretti. Osmanlı göstereninin hatırlattığı bir küresel güç olma düşüncesi bazı aklıevvellerin kafasından geçse dahi verili ekonomik yapı nedeniyle zaten mümkün değildi. Şimdilerde kendi gidip adı kalan sıfır sorun politikası yerini İsrailleşmeye bırakıyor.

Yayılmacı ve Turancı emellere atıfla 1990’larda Türkiye’nin gurkalaşması tehlikesinden bahsedilirdi. 2010’ların Türkiye’sinde bu ifade de yetersiz kalıyor. Reyhanlı patlaması sonrası ve Kürt meselesi ile ilgili birçok toplumsal olayda görüldüğü üzere çok derinlere tesir etmiş linç psikolojisi belki başkalarının amaçları doğrultusunda cepheye sürülmeyi – gurkalaşmayı – çağrıştırıyor olabilir. Ancak buradaki eğilim daha geniş bir dönüşümü akla getirmeli. İttifakın sınır devleti olarak Türkiye, tıpkı İsrail gibi komşuların sınırlarına zerre saygı duymayan, yüksek teknolojili savaş oyuncaklarıyla denemelere girişen, askeri ve ekonomik gücü ile irredentist bir eğilim sergileyen devlettir.

Sydney Tarrow “contentious politics” kavramı ile birbiriyle çekişme içindeki toplumsal grupların, sınıfların uzunca bir süre bu mücadeleye devam ettikleri, adeta bu çekişmenin birbirlerinin varlığını tanımlar hale geldiği durumların siyasal analizin merkezinde yer alması gerektiğini belirtiyordu. Uzun yıllar önce bir sunumu sonrasında kendisine sorulan soruya bu durumun rejimler ve devletlerin kendileri için geçerli olabileceğine açık kapı bırakarak yanıt verdiğini hatırlıyorum. İsrail’de Filistin meselesi ile ilgili olarak aslında devlet aygıtının bir baskı ve sistematik yok sayma mekanizması şeklinde örgütlenmesini düşünebiliriz. Türkiye’de bu benzetme Kürt sorunu ile ilgili yapılabilir. Ama iki ülke için de sanırım ittifakın uç beyleri olarak operasyonlara girişme, uluslararası hukukun muğlaklıklarında dolaşma; sömürü, baskı, Türkiye örneğinde soykırım vb. gibi alanlarda uluslararası tanımları resmi olarak reddetme örneklerinde belirginleşen bir içindelik-dışındalık durumundan söz etmek mümkün. 

Bu iki ülkenin vatandaşları hem devletlerin politikalarının mağdurları hem de ölüm-baskı-çatışmanın sürekliliği nedeniyle dahil oldukları ittifakın ülke vatandaşları kadar muteber değil. Ne de olsa sınırdalar ve biraz göz ardı edilebilirler. Devletler hem dahil oldukları ittifakın bir parçası olmanın gereği bir demokrasi ve insan hakları söylemine sahipler hem de başta sınır ihlalleri olmak üzere ötekileştirdikleri etnisiteler ve milletlerin haklarına saygıda kusuru olağan gösterme telaşındalar. Bu anlamda ittifaktaki devletlere nazaran daha açıktan insan hakları ihlallerine girişiyorlar, bir dışında, sınırda olma durumu sergiliyorlar. Bu iki ülke arasındaki ortaklaşmayı ve durumun sürekliliğini yaratan bir ölçüde ABD’nin desteği. Arap Baharı sonrasındaki telaş ve konumlanma kaygısını yaratan da ABD’nin açıktan askeri operasyonlara girişemeyecek denli çekingen davranması. Yaşadığımız cehennemin kurumsallaşarak uzunca bir süre devam edebilecek olması ve halihazırda bu doğrultuda büyük mesafe kaydetmiş bu devletlerin bölgedeki diğer devletlerle sürekli çekişmesinin siyaseti tanımlar hale gelmesi kaygı verici. İsrail zaten bu durumdaydı da Türkiye’nin komşularıyla olan gerilimi son otuz yılda hiç bu kadar açıktan savaş ihtimalini çağrıştırmamıştı. Üstelik vekaleten yürütülen savaşlar (nükleer ve kimyasal silah olmaksızın ittifaklar ya da blokların para ve silah desteğiyle bunlar adına bir bölgede, ülkede ya da ülkeler arası yürütülen savaşlar) hiç bu kadar popüler olmamıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma