Birgün’ün iç-dış mihraklar köşesinde serbest çağrışım
yazılar kadar olmasa da daha rahat yazmak, tatildeyken de yazmak gerek. Üç
kuşağın bir araya geldiği bir geç iftar-sahur arası toplaşmada karizmatik
otorite üzerine konuştuklarımız ve çağrışımları aktarmak bu kapsama girebilir.
Daha yaşlılarımızın T.C. Başbakanının akıbeti üzerine kendi aralarında da
düşünceleri farklılaşsa da Erdoğan’ın bir karizmasının olduğu konusundaki
cümlelerine daha gençlerimizden yine farklı tonlarda olmakla birlikte bu
karizmanın sorgulanabilir olduğuna yönelik itirazlar geldi. Bir süredir
aralıklarla Weber’in Economy and Society’sinden
karizmatik otorite ile ilgili kısımları okuyan ben de konu üzerine biraz
tefekküre daldım.
Weber’in karizmatik otorite tartışmasında dinsel
referansların önemli bir yer tutması, kendisinin ağırlıkla karizmanın tanımını sıradışı
hatta olağanüstü nitelikler atfedilen bir kişiye ait özellik olarak vermesi ile
ilişkili. Bu tanım karizmayı daha baştan son derece az sayıda insanda teşhis
edilebilen bir hale haline geitiriyor. Bu hale başkalarının atfettiği anlamlar,
kişinin eylemlerinin toplumsal yapıya aykırı görünen uzantıları ve art
anlamlarından oluşabildiği gibi doğrudan verili otoriteye meydan okuyan
dönüştürücü bir güç de imliyor. Ancak karizmanın bu sosyolojik ve akademide yaygın
kabul gören tanımına karşın popüler sosyoloji anlatıları da gündelik
kullanımlar da karizmayı salt sıradışı olarak tanımlıyor ve karizmanın sonucunu
yani çok sayıda insanın karizma sahibi olduğu iddia edilen insanın ağzının
içine bakması durumunu karizmanın nedeni olarak gösterip işin içinden çıkıyor.
Weber’in karizmatik otorite tartışmasındaki ilginç bir hususa
Ritzer’in ders kitabı hüviyetindeki bir değerlendirmesinde rastladım. Burada
Weber’in karizma kavrayışının takipçilerin, ardılların karizma sahibi kişiye
atfettiği özelliklere daha fazla vurguda bulunduğu, gerçekte sıradışı
özelliklerin karizmatik şahsiyette bulunup bulunmamasına bakmaktansa, bu
atfetme sürecinin nasıl gerçekleştiğinin üzerinde durmak gerektiği yazılıydı.
Bu ayrıntı bizim Ramazan gecesi tartışmamızı iyi yansıtıyor.
Erdoğan’ın vizyonu, birikimi Türkiye’de politika sahnesine
erken dönemlerde girmiş bir Milli Türk Talebe Birliği sağcısından daha farklı
yahut daha geniş değil. Açıklamaları, konuşmaları bir din adamının vaazının
akıcılığına kavuştuğunda ya da prompter’ı bozulup dilsiz kaldığında yaşadıkları
ve yaşattıkları sıradışılık emareleri değil. Türkiye insanının hayatında
temelli değişmeler gerçekleştirdiği, büyük dönüşümlerin altına sabır ve
çalışmasıyla imza attığı ve daha da büyük dönüşümleri öngörüsüyle hazırladığına
yönelik en azından toplumun önemli bir kesiminde varolan algı, inşa edilmiş,
oluşturulmuş, atfedilmiş düşüncelerden olşuyor. İlkinde milletvekili
seçilmesinin önünde engel olan yargı kararı nedeniyle resmi olarak bu şekilde ifade
edilemese de girdiği tüm genel seçimlerde oylarını sürekli arttıran bir siyasal
figür olarak Türk siyasi tarihinde bir ilki gerçekleştirdiği söylenebilir.
Ancak bir karizmatik figür olarak şu ana kadar tanık olduğumuz siyasal
figürlerden farklı bir yerde durduğu düşüncesi sanırım biraz ifrata kaçmak
olur.
Dolayısıyla Haziran isyanı sonrası Erdoğan’ın karizmasının
çizildiği ya da AKP’nin üçüncü döneminde karizmanın rutinleşmeye başladığı
yönlü son derece farklı kanatlardan gelebilecek değerlendirmeler, Erdoğan’ın
bir karizma sahibi olduğuna yönelik ön varsayıma dayanarak muarızının ya da
dostunun sahip olmadığı bir güç ve özelliği ona atfediyor. Bu olmayan güç, algı
yönetimi başarılı gerçekleştirilebilirse siyasal alanda atılabilecek daha sert
ve cesur adımları engelleyebiliyor ya da siyasal manevraların biçimlenmesine
etkide bulunabiliyor. Baskı aygıtlarıyla desteklenmiş önlemler ve uygulamaların
fikir babalarının, binlerce siyasal mahkumu içeriye tıkmış polis devletinin
başındakilerin herhangi bir otorite ya da güce sahip olmadığı gibi bir sonuca
varmıyorum. Ancak otoriterliğin yüzü konumundakilerin bizim düşündüğümüz kadar
otorite sahibi olmadıklarını iddia edebiliriz. Bu durum kendi içinde bir
çelişki mi ya da neoliberal otoriter bir rejimden bahsetmek absürt kaçmayacak
mı? Hayır, bir sürpriz yumurta durumu var. Neoliberalizm parlamenter kanalları
by-pass etme, kamusal tartışmayı kısırlaştırma ve hayati karar alma
mekanizmalarını popüler baskılardan yalıtma yöntemlerine dayanarak otoriter
eğilimleri besliyor. Liberalizmin çifgezeri olarak otoriterlik tarafından takip ediliyor olmasına getirebileceğimiz ekler var. Önemli olan nokta bu otoriter eğilimlerin sıradışı bir
figür olarak, ya da olağanüstü özelliklere sahip bir politikacıya ihtiyaç
duymaması. Karizmatik otorite dediğimiz şeye sahipse eğer Erdoğan’ın gitmesi
otoriterliğin yüz değiştirmesinden başka bir sonuç vermeyebilir. Neoliberal
otoriterlik karizmatik otoriteye ya da uhrevi güçlere değil sıradanlığa, başka
bir deyişle halkın devrimci bir güçten yoksun olduğu ve prosedürel
demokrasinin, hatta adı konulmamış teknokratik rejimlerin, piyasa temelli
tanımlanan özgürlüklerin temini için yeterli olduğu düşüncesinin sürekli beslenmesine
bel bağlamış durumda.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder