5 Ağustos 2013 Pazartesi

Neoliberal otoriterlik sıradanlığa mı karizmaya mı ihtiyaç duyar?

Birgün’ün iç-dış mihraklar köşesinde serbest çağrışım yazılar kadar olmasa da daha rahat yazmak, tatildeyken de yazmak gerek. Üç kuşağın bir araya geldiği bir geç iftar-sahur arası toplaşmada karizmatik otorite üzerine konuştuklarımız ve çağrışımları aktarmak bu kapsama girebilir. Daha yaşlılarımızın T.C. Başbakanının akıbeti üzerine kendi aralarında da düşünceleri farklılaşsa da Erdoğan’ın bir karizmasının olduğu konusundaki cümlelerine daha gençlerimizden yine farklı tonlarda olmakla birlikte bu karizmanın sorgulanabilir olduğuna yönelik itirazlar geldi. Bir süredir aralıklarla Weber’in Economy and Society’sinden karizmatik otorite ile ilgili kısımları okuyan ben de konu üzerine biraz tefekküre daldım.

Weber’in karizmatik otorite tartışmasında dinsel referansların önemli bir yer tutması, kendisinin ağırlıkla karizmanın tanımını sıradışı hatta olağanüstü nitelikler atfedilen bir kişiye ait özellik olarak vermesi ile ilişkili. Bu tanım karizmayı daha baştan son derece az sayıda insanda teşhis edilebilen bir hale haline geitiriyor. Bu hale başkalarının atfettiği anlamlar, kişinin eylemlerinin toplumsal yapıya aykırı görünen uzantıları ve art anlamlarından oluşabildiği gibi doğrudan verili otoriteye meydan okuyan dönüştürücü bir güç de imliyor. Ancak karizmanın bu sosyolojik ve akademide yaygın kabul gören tanımına karşın popüler sosyoloji anlatıları da gündelik kullanımlar da karizmayı salt sıradışı olarak tanımlıyor ve karizmanın sonucunu yani çok sayıda insanın karizma sahibi olduğu iddia edilen insanın ağzının içine bakması durumunu karizmanın nedeni olarak gösterip işin içinden çıkıyor.

Weber’in karizmatik otorite tartışmasındaki ilginç bir hususa Ritzer’in ders kitabı hüviyetindeki bir değerlendirmesinde rastladım. Burada Weber’in karizma kavrayışının takipçilerin, ardılların karizma sahibi kişiye atfettiği özelliklere daha fazla vurguda bulunduğu, gerçekte sıradışı özelliklerin karizmatik şahsiyette bulunup bulunmamasına bakmaktansa, bu atfetme sürecinin nasıl gerçekleştiğinin üzerinde durmak gerektiği yazılıydı. Bu ayrıntı bizim Ramazan gecesi tartışmamızı iyi yansıtıyor.

Erdoğan’ın vizyonu, birikimi Türkiye’de politika sahnesine erken dönemlerde girmiş bir Milli Türk Talebe Birliği sağcısından daha farklı yahut daha geniş değil. Açıklamaları, konuşmaları bir din adamının vaazının akıcılığına kavuştuğunda ya da prompter’ı bozulup dilsiz kaldığında yaşadıkları ve yaşattıkları sıradışılık emareleri değil. Türkiye insanının hayatında temelli değişmeler gerçekleştirdiği, büyük dönüşümlerin altına sabır ve çalışmasıyla imza attığı ve daha da büyük dönüşümleri öngörüsüyle hazırladığına yönelik en azından toplumun önemli bir kesiminde varolan algı, inşa edilmiş, oluşturulmuş, atfedilmiş düşüncelerden olşuyor. İlkinde milletvekili seçilmesinin önünde engel olan yargı kararı nedeniyle resmi olarak bu şekilde ifade edilemese de girdiği tüm genel seçimlerde oylarını sürekli arttıran bir siyasal figür olarak Türk siyasi tarihinde bir ilki gerçekleştirdiği söylenebilir. Ancak bir karizmatik figür olarak şu ana kadar tanık olduğumuz siyasal figürlerden farklı bir yerde durduğu düşüncesi sanırım biraz ifrata kaçmak olur.


Dolayısıyla Haziran isyanı sonrası Erdoğan’ın karizmasının çizildiği ya da AKP’nin üçüncü döneminde karizmanın rutinleşmeye başladığı yönlü son derece farklı kanatlardan gelebilecek değerlendirmeler, Erdoğan’ın bir karizma sahibi olduğuna yönelik ön varsayıma dayanarak muarızının ya da dostunun sahip olmadığı bir güç ve özelliği ona atfediyor. Bu olmayan güç, algı yönetimi başarılı gerçekleştirilebilirse siyasal alanda atılabilecek daha sert ve cesur adımları engelleyebiliyor ya da siyasal manevraların biçimlenmesine etkide bulunabiliyor. Baskı aygıtlarıyla desteklenmiş önlemler ve uygulamaların fikir babalarının, binlerce siyasal mahkumu içeriye tıkmış polis devletinin başındakilerin herhangi bir otorite ya da güce sahip olmadığı gibi bir sonuca varmıyorum. Ancak otoriterliğin yüzü konumundakilerin bizim düşündüğümüz kadar otorite sahibi olmadıklarını iddia edebiliriz. Bu durum kendi içinde bir çelişki mi ya da neoliberal otoriter bir rejimden bahsetmek absürt kaçmayacak mı? Hayır, bir sürpriz yumurta durumu var. Neoliberalizm parlamenter kanalları by-pass etme, kamusal tartışmayı kısırlaştırma ve hayati karar alma mekanizmalarını popüler baskılardan yalıtma yöntemlerine dayanarak otoriter eğilimleri besliyor. Liberalizmin çifgezeri olarak otoriterlik tarafından takip ediliyor olmasına getirebileceğimiz ekler var. Önemli olan nokta bu otoriter eğilimlerin sıradışı bir figür olarak, ya da olağanüstü özelliklere sahip bir politikacıya ihtiyaç duymaması. Karizmatik otorite dediğimiz şeye sahipse eğer Erdoğan’ın gitmesi otoriterliğin yüz değiştirmesinden başka bir sonuç vermeyebilir. Neoliberal otoriterlik karizmatik otoriteye ya da uhrevi güçlere değil sıradanlığa, başka bir deyişle halkın devrimci bir güçten yoksun olduğu ve prosedürel demokrasinin, hatta adı konulmamış teknokratik rejimlerin, piyasa temelli tanımlanan özgürlüklerin temini için yeterli olduğu düşüncesinin sürekli beslenmesine bel bağlamış durumda. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma