Türkiye’de kendisini sivil toplum hareketi olarak tanıtmayı
tercih eden dini bir hareket siyasal iktidara ayar verip demokrasi havarisi
görünümü sergiliyor. Kendi iktidarlarının büyük oranda bu cemaatin hegemonik
tutunum sağlama gücüne dayandığını düşünenler aynı zamanda bu cemaat olmaksızın nerede ne kadar yol alabileceklerini hesaplamaya kalkışıyorlar. Karından konuşmanın
yaygın olduğu Türkiye siyaset sahnesinde son zamanlarda pek sık rastlanılmayan
gelişmelerle açıktan adresler verilerek bir tartışma yapılıyor. Cemaat-AKP
çekişmesi resmi muhalefetin güçsüzlüğü kadar Haziran isyanının ve sokağın yarattığı
deprem nedeniyle yeniden hız kazanmışa benziyor.
Sıradan bir gündem takipçisinin bildiği meseleleri neden
yazıyorum. Bazı terimleri ve gelişmeleri kendimce açığa kavuşturmak amacıyla. Birincisi, yapısı gereği otorite ve irfana önem atfeden dini bir yapılanma
demokratikleşmenin destekçisi değildir. Sıradan ve klişe terimleri tekrar etme
pahasına, dini, kamusal yaşamın göbeğine taşıma gayretindekilerin ifade
özgürlüğü açısından oldukça gerici normlarla donatılmış bir burjuva demokrasisi
tahayyülüne sahip olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Kemalist ya da
aydınlanmacı bir çizgi ile yan yana düşmemek adına geri plana itilen bu
vurgulara bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Cemaatin burjuva demokrasisi
tahayyülü otoriter bir tonlamaya cevaz vermektedir ve linç kültürüne açık kapı
bırakmaktadır. Biraz da bilgi eksikliğinden ve demokratların bu kapalı
yapılanmadan uzak durma isteği nedeniyle hakkında pek bir şey söylenmeyen cemaat örgütlenmesinin insan hak ve özgürlükleri ile yan yana anılması zuldür.
Bunu Hizmet dedikleri o yapılanmanın organik aydınlarının bütün çabalarına
karşı sürekli tekrar etmek zorundayız.
İkincisi cemaatin köşe yazarlarının savunmaya geçmesi ve
cemaat vakfı olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı aracılığıyla yapılan açıklama
ciddi bir şekilde, AKP tarafının kendisine yönelik "komplo"ya cemaat uzantılarının karıştığı algısından emin olduğunu anlatmaktadır. Milletvekili listelerinde
cemaat için kontenjan ayıran bir partinin içindeki tartışmaların cemaat
liderlerine aktarıldığı, bunların da, kişileştirilmiş siyasal iktidar hevesi taşıyan başbakan ve hempalarının hizaya getirilmesi amacıyla sınırlı bir
yıpratmaya giriştikleri açıktır. Bu yıpratma sınırlıdır, çünkü kısa bir süre
içinde AKP’nin oy oranını aşağılara çekecek bir gücü bulunmayanlar ve AKP'ye alternatifi henüz yaratamamış olanlar yine de
eleştiriden geri durmamaktadır.
Bu kadar açıktan görünen bu çekişme daha öncekilerden biraz
farklı olarak resmi muhalefetin güçsüzlüğü kadar sokak isyanının kime ihale
edileceğiyle de ilgilidir. Bu son nokta daha önce MiT müsteşarının sorguya çağrılmasından,
siyasal iktidar için zamansız denilebilecek şekilde Genelkurmay Başkanı
hakkında Şemdinli olayı sonrası dosya açılması gibi olaylara kadar örneklerini
daha önce defalarca kez gördüğümüz çekişmeye yeni bir boyut eklendiğini
gösteriyor. Gülen cemaatinin “onursal başkanı” ahlaklı kuşaklar yetiştirmek
için kendini ilim ve irfan yolunda harcayan dinibütünlerin dikkate alınması
gerektiğini Haziran ayında söyleyiverdiğinde aslında siyasal iktidarın yumuşak
güç kullanarak kamusal yaşamı sünni İslamlaştırmasının mümkün olduğunu
hatırlatıyordu. Ancak paranoya derecesinde iktidara yapışan zevat açısından bu
iyi niyet çağrısı yeterli değil. AKP cemaatten elini kolunu AKP’nin ve daha
ziyade Erdoğan’ın planlarına göre uzatmasını istiyor. Sokak karşısında bu desteği bekliyor.
Nihayet, Erdoğan’ın başkanlık planlarının suya düştüğünü dillendiren
cemaatçiler kadar farklı yelpazeden siyasetçilere de halihazırda ismi konmamış
bir yarı-başkanlık rejiminde olduğumuzu ve Ağustos 2014’te adı cumhurbaşkanı
olan ilk başkanın seçiminin yapılacağını hatırlatmak isterim. Erdoğan’ın
başkanlık planı değil, genişletilmiş yetkilerle donatılan ve parlamentoyu daha
rahat by-pass edecek tipte başkanlık arzusu sekteye uğradı. Ancak Louis
Bonaparte’ın 19. yy Fransa’sında çelişkili görünen görevini (burjuvazinin
farklı fraksiyonlarının desteğini almak, aynı zamanda kendini lümpenlerin ve
köylülerin kurtarıcısı olarak takdim etmek) yerine getirirken kendini bütün
toplumun temsilcisi gibi göstermesi ve bizzat kendini destekleyenleri ekarte
etmesi örneğinin hatırlattığı üzere Erdoğan’ın cemaatin söz söyleme gücünü zayıflatması sonucu
burjuva fraksiyonları, lümpenler ve Anadolu’nun geniş coğrafyasında olup biteni
izlemek dışında vazifesi yokmuş gibi davranan geniş kitleler asabi ve anket
bağımlısı bir Türk Bonaparte’ı etrafında kenetlenebilir. Erdoğan'ın Nisan 27'si başlıklı bir kitap yazasım var.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder