17 Temmuz 2014 Perşembe

Yine ayakkabı, saat ve kültür savaşları

Yaşam tarzının parçası olarak da tanımlanan kültürel tüketim ve bunun anlamlandırılması ve anlatılması üzerinden bir mücadele devam ediyor. Bu mücadele, kimine göre kültür savaşı AKP döneminde başlamadı ama çok özgün ve merkezi bir yere son 10 yılda oturdu. Kamusal alanda ne söylediğimiz, ne yaptığımız değil bunun ötesinde özel alan olarak tanımlanabilecek yerlerde nasıl davrandığımız ve bunu kamusal alanda nasıl pazarladığımız öne çıkıyor. Bu idealleştirilmiş versiyonuyla (kanımca savunulamayacak) liberal demokrasiden, kamusal tartışmanın ve sözün hüküm sürdüğü ve liberal demokrasi diyebileceğimiz bir düzenlemeler bütününden biraz farklı bir yerde debelendiğimizi gösteriyor.

Takvim Gazetesi (ya da paçavrası) Cumhurbaşkanı adaylarından birisinin evinde ayakkabılarla dolaştığını iddia eden bir haber yayınlayarak bu adayın muhafazakar olmadığını ifade etmiş. Başlık “Maske Düştü”. O bizden biri değil! Boğaz’da oturuyor, Yeniköy’de. Yalının içinde ayakkabıyla dolaşıyorlar. Zinhar oy verilmemeli, hatta kuytuya çekilip had bildirilmeli. Günümüzde camiye ayakkabıyla girmek kadar olmasa da onun bir kademe altı bir günah kabul ediliyor çoğu kişinin gözünde evde ayakkabıyla dolaşmak. Misafirliğe gidenlere ayakkabı şeklinde terliklerin sunulduğu ve bir ara misafirliğe gidenlerin sadece o iş için, örneğin bayram ziyaretlerinde ev içinde giymek üzere daha önce dışarıda kullanılmamış bir ayakkabıyı yanlarında taşıdıkları bir ülkede yaşamıyoruz sanki. İleri demokrasi dedikleri bu rejimde halk tarafından seçilecek bir Cumhurbaşkanının örneğin gelir dağılımındaki adaletsizlik üzerine söyleyecekleri değil de kendi evinde ne giydiği çiğneniyor, tükürülüyor.

Araya girip ekleyelim: Kamusal alanın sivil toplumdaki ayrımlardan azade herkesin eşit derecede konuştuğu ve dinlendiği bir alan olarak kavranmasının ne kadar sorunlu olduğu çeşitli kereler eleştirel kuramcılar tarafından dillendirilmiştir. Bu tarz bir ayırım üzerinden kamusal alanı kutsayan örneğin müzakereci demokrasi anlayışlarının eleştirilerine girilecek yer değil burası. Ben de “bırakın canım kimin nereden geldiğini, herkes politik düzlemde eşitmiş gibi davranalım” diyecek saflıkta değilim. Aksine eleştirel kuramın tespitini daha da ileriye götürmek gerektiği beliriyor bu örnekte ve devamını getireceğim örneklerde. Aile ve özel alanın ötesinde herkesin kendi çıkarının peşinde koştuğu sivil toplum ve bunun da ötesinde ve bunun yadsınması olarak eşitliğin hüküm sürdüğü kamusallık anlayışı, koyduğu ayırımları mutlaklaştırarak (öyle olması gerektiğini savunarak) bir tuzağa sürükleniyor. İç içe geçmeler, birbirine sızmalar, birbiri tarafından sürekli biçimlenmeler ve esasen ayrı alanlar olarak nitelendirildiği ölçüde bu alan içindeki dönüşümler ve farklılaşmalar ile koşullanarak kendini yeniden üretmeler bizim konumuz olmalı. Kimin ne yediği, giydiği, taktığı dolayısıyla siyasetin konusu olabilir, olmamalı diyerek işin içinden çıkmak mümkün değildir. Parantezi kapatıyorum.

Ev içindeki ayakkabının muadili kapı önündeki çamurlu ayakkabılardı bir zamanlar. Bir ayna imgesi süreci devam ediyor, başka bir ifadeyle. Geçen yüzyılının sonunda yapılanların muadilleri türetiliyor, siyasallaştırılıyor. 1990’ların sonunda siyasal islamın marjinalleştirilmesi mücadelesinde ordu, siyasi seçkinler ve arkalarına dizilmişler kamusal alanda bu akımla özdeşleştirilebilecek simgelerin de şeytanlaştırılması için uğraştılar. Bu sivil toplumda simgeler üzerinden mücadelenin şiddetlenmesine yaradığı gibi birçoklarının evine de doğrudan müdahale amacı taşıyordu. Ancak T.C. devletinin böyle bir altyapısal iktidarı yoktu. Gazete manşetleri ve toplumsal hezeyanların ötesinde gündelik hayatı doğrudan regüle edici önlemler bu siyasal kampanyanın harcı değildi. Ancak yine de Ertuğrul Özkök’ün daha sonraları “garibanizm ihtilali” olarak tanımladığı dönüşüme karşı hatırı sayılır yaygara kopartıldı, bu yaygara 2000’lere de taştı (meselenin Türkiye siyasetindeki yeri ve "kutsal mazlumluğun psikopatolojisi"ne dair Fethi Açıkel'in tartışmasına bakmak elzemdir). 2006 yılında Durmuş Yılmaz Merkez Bankası Başkanı olarak atandığında Yenimahalle’deki bahçeli evinin önünde gazete kağıtları üzerindeki çamurlu ayakkabılar üzerinden yaratılan kısa alevlenme bunun son örneklerindendi. Yine ayakkabılar, çamurlu bu ilk seferde ve de kapı önünde. O zaman Akşam gazetesi manşet yapmıştı, “beyaz türk”lük derdindekiler yarattıkları tahribata karşı kamusal cık cıklamışlardı. Şimdi muhafazakar olmayan ya da batılı yaşam tarzıyla ilişkilendirilenlere karşı aynı cık cık ortalarda. Ektiği tohumun hafızasızlığın gölgesinde bodur kalacağını düşünenler varsa yanılıyorlar.  

Durmuş Yılmaz kendi sıkıntılarını ve geçmişini anlattığı bir röportajında sıradan bir Türkiye hikayesini tırnaklarıyla kazıyarak bulunduğu yere gelmiş başarılı bürokrat hikayesi şeklinde Aksiyon dergisi aracılığıyla paketleyip önümüze koyduğunda ilginç bir ayrıntıdan da söz ediyordu. Hayatı boyunca saat almamış olmasından, ailesini sıkıntıya sokacak ilk girişimi sonrasında geçirdiği bir travmadan. Biz Tanpınar’dan biliyoruz ki bu topraklarda saatin de ilginç anlamları bulunuyor. Bu, haddimi aşarak bildirmeme izin verin, aslında geldiğim, kimliğimin oluştuğu birlikteliği sarsacak görünüyorsa, asla saatlere bölünmüş, “the” modern insan olmayacağım demek.

Bu yoruma aynı geleneğin farklı kanatlarından gelenlerin saat konusunda neden bu kadar farklı portreler çizdikleri merakıyla karşı gelinebilir. Neden Melih Gökçek Ankara’yı saatler başkenti yapmaya karar vermiştir? Neden Zafer Çağlayan 700 bin dolarlık bir saati meclis görüşmelerinde dahi ve yıllarca devam edecek “saat kaç?” sorularına karşın takmaktadır? 

Türkiye’de popüler basın yayın organlarında alttan devam eden “mahalle baskısı” ya da “endişeli modern” benzeri abuk tanımlamalara da yol açan kulturkampf tartışması AKP’nin batılı, şehirli, “yüksek tüketim” seviyesindekilere karşı girişimlerine ve karşısındaki savunma hamlelerine odaklanırken siyasal İslam kampı içindeki mücadeleyi ve gerilimleri atlıyor. İhsan Eliaçık’ın sıradan bir kelamının bu kadar etkili olması, İhsanoğlu’nun iki zeytinle iftar açtığını söyleyip alkışlanması, bugünlerde radikal demokratlık iddiasındaki bir hareketin birkaç yıl önce bir milletvekilini bira içtiği için harcaması bu alandaki konumlanmalara dair işaretler sunuyor. Muhalefetin oldukça etkili olabileceği bir alan burası, yenilen-içilenle yapılan arasındaki fark iftar sofralarının örtemeyeceği kadar açık olduğundan ama terimler yine de sosyalistler-komünistler için son derece yabancılaştırıcı. Neyse ki AKP koalisyonu içindeki kutsal mazlumluk telaşındakiler kendi performanslarıyla zırhlarını sürekli parçalıyorlar. Yeni Şafak’taki saçmalıkları, Yasin Doğan rumuzlu yazıların absürtlüğünü bu telaşa bağlamak gerekli. Ancak biz elimizde halihazırda parçalanmış zırhları söküp atacak araçlar hiç yokmuş gibi atalete sürükleniyoruz.

Yine de anlaşılırdır, ne de olsa humbaralar, tüfekler, süngüler arasına düşmüş lağımcılar gibi birbirimize bakıyoruz bu siyasal İslam zeminindeki ve içindeki mücadeleyi anlamaya çalışırken. Herkes tüneli kimin yanlış kazdığını soruyor birbirine. Ama bir kez tüneli açtık, meydana çıktık, sanırım eldeki küreklerle mücadeleye (kültür savaşına) atılmaktan başka çare yok.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma