Yaşam tarzının parçası olarak da tanımlanan kültürel tüketim
ve bunun anlamlandırılması ve anlatılması üzerinden bir mücadele devam ediyor.
Bu mücadele, kimine göre kültür savaşı AKP döneminde başlamadı ama çok özgün ve
merkezi bir yere son 10 yılda oturdu. Kamusal alanda ne söylediğimiz, ne
yaptığımız değil bunun ötesinde özel alan olarak tanımlanabilecek yerlerde
nasıl davrandığımız ve bunu kamusal alanda nasıl pazarladığımız öne çıkıyor. Bu
idealleştirilmiş versiyonuyla (kanımca savunulamayacak) liberal demokrasiden, kamusal tartışmanın ve sözün hüküm sürdüğü ve liberal
demokrasi diyebileceğimiz bir düzenlemeler bütününden biraz farklı bir yerde debelendiğimizi
gösteriyor.
Takvim Gazetesi (ya da paçavrası) Cumhurbaşkanı adaylarından
birisinin evinde ayakkabılarla dolaştığını iddia eden bir haber yayınlayarak bu
adayın muhafazakar olmadığını ifade etmiş. Başlık “Maske Düştü”. O bizden biri
değil! Boğaz’da oturuyor, Yeniköy’de. Yalının içinde ayakkabıyla dolaşıyorlar.
Zinhar oy verilmemeli, hatta kuytuya çekilip had bildirilmeli. Günümüzde camiye
ayakkabıyla girmek kadar olmasa da onun bir kademe altı bir günah kabul
ediliyor çoğu kişinin gözünde evde ayakkabıyla dolaşmak. Misafirliğe gidenlere
ayakkabı şeklinde terliklerin sunulduğu ve bir ara misafirliğe gidenlerin sadece
o iş için, örneğin bayram ziyaretlerinde ev içinde giymek üzere daha önce
dışarıda kullanılmamış bir ayakkabıyı yanlarında taşıdıkları bir ülkede
yaşamıyoruz sanki. İleri demokrasi dedikleri bu rejimde halk tarafından
seçilecek bir Cumhurbaşkanının örneğin gelir dağılımındaki adaletsizlik üzerine
söyleyecekleri değil de kendi evinde ne giydiği çiğneniyor, tükürülüyor.
Araya girip ekleyelim: Kamusal alanın sivil toplumdaki
ayrımlardan azade herkesin eşit derecede konuştuğu ve dinlendiği bir alan
olarak kavranmasının ne kadar sorunlu olduğu çeşitli kereler eleştirel
kuramcılar tarafından dillendirilmiştir. Bu tarz bir ayırım üzerinden kamusal
alanı kutsayan örneğin müzakereci demokrasi anlayışlarının eleştirilerine
girilecek yer değil burası. Ben de “bırakın canım kimin nereden geldiğini,
herkes politik düzlemde eşitmiş gibi davranalım” diyecek saflıkta değilim.
Aksine eleştirel kuramın tespitini daha da ileriye götürmek gerektiği beliriyor
bu örnekte ve devamını getireceğim örneklerde. Aile ve özel alanın ötesinde
herkesin kendi çıkarının peşinde koştuğu sivil toplum ve bunun da ötesinde ve
bunun yadsınması olarak eşitliğin hüküm sürdüğü kamusallık anlayışı, koyduğu
ayırımları mutlaklaştırarak (öyle olması gerektiğini savunarak) bir tuzağa
sürükleniyor. İç içe geçmeler, birbirine sızmalar, birbiri tarafından sürekli
biçimlenmeler ve esasen ayrı alanlar olarak nitelendirildiği ölçüde bu alan
içindeki dönüşümler ve farklılaşmalar ile koşullanarak kendini yeniden üretmeler
bizim konumuz olmalı. Kimin ne yediği, giydiği, taktığı dolayısıyla siyasetin
konusu olabilir, olmamalı diyerek işin içinden çıkmak mümkün değildir. Parantezi
kapatıyorum.
Ev içindeki ayakkabının muadili kapı önündeki çamurlu ayakkabılardı bir zamanlar. Bir ayna imgesi süreci devam ediyor, başka bir ifadeyle. Geçen yüzyılının sonunda yapılanların muadilleri türetiliyor, siyasallaştırılıyor. 1990’ların sonunda
siyasal islamın marjinalleştirilmesi mücadelesinde ordu, siyasi seçkinler ve
arkalarına dizilmişler kamusal alanda bu akımla özdeşleştirilebilecek simgelerin
de şeytanlaştırılması için uğraştılar. Bu sivil toplumda simgeler üzerinden
mücadelenin şiddetlenmesine yaradığı gibi birçoklarının evine de doğrudan
müdahale amacı taşıyordu. Ancak T.C. devletinin böyle bir altyapısal iktidarı
yoktu. Gazete manşetleri ve toplumsal hezeyanların ötesinde gündelik hayatı
doğrudan regüle edici önlemler bu siyasal kampanyanın harcı değildi. Ancak yine
de Ertuğrul Özkök’ün daha sonraları “garibanizm ihtilali” olarak tanımladığı
dönüşüme karşı hatırı sayılır yaygara kopartıldı, bu yaygara 2000’lere de
taştı (meselenin Türkiye siyasetindeki yeri ve "kutsal mazlumluğun psikopatolojisi"ne dair Fethi Açıkel'in tartışmasına bakmak elzemdir). 2006 yılında Durmuş Yılmaz Merkez Bankası Başkanı olarak atandığında Yenimahalle’deki
bahçeli evinin önünde gazete kağıtları üzerindeki çamurlu ayakkabılar üzerinden
yaratılan kısa alevlenme bunun son örneklerindendi. Yine ayakkabılar, çamurlu
bu ilk seferde ve de kapı önünde. O zaman Akşam gazetesi manşet yapmıştı, “beyaz
türk”lük derdindekiler yarattıkları tahribata karşı kamusal cık cıklamışlardı. Şimdi
muhafazakar olmayan ya da batılı yaşam tarzıyla ilişkilendirilenlere karşı aynı
cık cık ortalarda. Ektiği tohumun hafızasızlığın gölgesinde bodur kalacağını
düşünenler varsa yanılıyorlar.
Durmuş Yılmaz kendi sıkıntılarını ve geçmişini anlattığı bir
röportajında sıradan bir Türkiye hikayesini tırnaklarıyla kazıyarak bulunduğu
yere gelmiş başarılı bürokrat hikayesi şeklinde Aksiyon dergisi aracılığıyla paketleyip önümüze koyduğunda ilginç bir ayrıntıdan da söz ediyordu. Hayatı boyunca saat
almamış olmasından, ailesini sıkıntıya sokacak ilk girişimi sonrasında
geçirdiği bir travmadan. Biz Tanpınar’dan biliyoruz ki bu topraklarda saatin de
ilginç anlamları bulunuyor. Bu, haddimi aşarak bildirmeme izin verin, aslında geldiğim,
kimliğimin oluştuğu birlikteliği sarsacak görünüyorsa, asla saatlere bölünmüş, “the”
modern insan olmayacağım demek.
Bu yoruma aynı geleneğin farklı kanatlarından gelenlerin
saat konusunda neden bu kadar farklı portreler çizdikleri merakıyla karşı
gelinebilir. Neden Melih Gökçek Ankara’yı saatler başkenti yapmaya karar
vermiştir? Neden Zafer Çağlayan 700 bin dolarlık bir saati meclis
görüşmelerinde dahi ve yıllarca devam edecek “saat kaç?” sorularına karşın takmaktadır?
Türkiye’de popüler basın yayın organlarında alttan devam eden “mahalle baskısı”
ya da “endişeli modern” benzeri abuk tanımlamalara da yol açan kulturkampf
tartışması AKP’nin batılı, şehirli, “yüksek tüketim” seviyesindekilere karşı girişimlerine ve karşısındaki savunma hamlelerine odaklanırken siyasal İslam kampı içindeki
mücadeleyi ve gerilimleri atlıyor. İhsan Eliaçık’ın sıradan bir kelamının bu
kadar etkili olması, İhsanoğlu’nun iki zeytinle iftar açtığını söyleyip
alkışlanması, bugünlerde radikal demokratlık iddiasındaki bir hareketin birkaç
yıl önce bir milletvekilini bira içtiği için harcaması bu alandaki
konumlanmalara dair işaretler sunuyor. Muhalefetin oldukça etkili olabileceği
bir alan burası, yenilen-içilenle yapılan arasındaki fark iftar sofralarının örtemeyeceği kadar açık olduğundan ama terimler yine de sosyalistler-komünistler için son derece yabancılaştırıcı. Neyse ki AKP
koalisyonu içindeki kutsal mazlumluk telaşındakiler kendi performanslarıyla
zırhlarını sürekli parçalıyorlar. Yeni Şafak’taki saçmalıkları, Yasin Doğan
rumuzlu yazıların absürtlüğünü bu telaşa bağlamak gerekli. Ancak biz elimizde halihazırda
parçalanmış zırhları söküp atacak araçlar hiç yokmuş gibi atalete sürükleniyoruz.
Yine de anlaşılırdır, ne de olsa humbaralar, tüfekler,
süngüler arasına düşmüş lağımcılar gibi birbirimize bakıyoruz bu siyasal İslam zeminindeki
ve içindeki mücadeleyi anlamaya çalışırken. Herkes tüneli kimin yanlış
kazdığını soruyor birbirine. Ama bir kez tüneli açtık, meydana çıktık, sanırım
eldeki küreklerle mücadeleye (kültür savaşına) atılmaktan başka çare yok.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder