Kamu borç
kağıtları birçok finansal işlem için referans teşkil eden ve güvence unsuru
olarak kabul edilen menkul kıymetler. Ancak kıymetin simgelediği borcun
öden(e)memesi durumunda, tarih boyunca birçok kez olduğu üzere çıplak güç
kullanımından yaptırımlara, sermaye boykotundan piyasalarda
marjinalleştirilmeye çeşitli uygulamalar gündeme gelebiliyor. Siyaset
onyıllardır ticari bir sözleşme olarak kabul edilen bir anlaşmanın maddelerinin
nasıl yorumlanması gerektiği üzerinden kopan fırtınalarla yol aldığı gibi,
kavganın yansımaları yaptırımlar ve mücadele ile alakalı bir şekilde doğrudan
gündelik hayatlarımıza etki ediyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF) yaklaşık iki yıldır kamu
borcunun yeniden yapılandırılmasının yarattığı hukuki sorunların azaltılması ve
yapılandırma sonrası piyasalardan borç almaya dönüş sürecinin daha sorunsuz gerçekleşebilmesi amacıyla bir mekanizma üzerinde çalışıyor.
Bu çalışmanın 2005’i takiben ancak yedi yıl kadar sonra tekrar gündeme
gelmesinin arkasında Yunanistan’daki yapılandırma yatıyor. Özel sektörün
katkısıyla, başka bir ifadeyle kayıpları kabullenmesiyle gerçekleşen tarihin bu
en büyük borç yapılandırması ortalama olarak % 53,5’luk bir kesinti (haircut)
ile 199 milyar dolarlık bir borcun yeniden yapılandırılması operasyonuydu. Bu
takasın çok özgün yanları bulunuyor (daha ayrıntılı bir açıklama şurada)
ancak giriş olarak iki unsuru vurgulayalım: Birincisi özel sektörün katılımına
karşın kurumsal yatırımcı olarak adlandırılan official sector’un takasın
dışında tutulması. Bu bir yandan Yunan borcundaki hafiflemeyi sınırlandıran öte
yandan başta Avrupa Merkez Bankası olmak üzere ulusal merkez bankalarının bu
takasa hazır olmadıklarını gösteren bir unsurdu. İkincisi Yunan hukukuna göre
çıkartılan tahvillerde geriye dönük olarak (bildiğimiz kadarıyla tarihte ilk
kez!) kolektif eylem maddesinin devreye sokulması. Bu vesileyle daha önce
çıkartılmış Yunan tahvillerinin Şubat 2012’de başlayan takasına katılmak
istemeyen bireysel yatırımcılar zorla bu takasa dahil edildi. Bazıları dava
yoluna gitti. Yunanistan örneğinde ellerindeki tahvillere göre farklı ağırlığa
sahip oy kullanan yatırımcıların % 50’sinin takasa evet demesi bütün
yatırımcıları bağlayacak sonuçlar doğuracaktı. Bu düzenlemeler sonrasında
gerçekleşen borç operasyonunda, dolayısıyla, kurumsal yatırımcılar muaf
tutularak ve başka hukuk sistemlerine göre çıkartılmış tahviller dışarıda
bırakılınca kalan borç yeniden yapılandırıldı: Yaklaşık olarak Yunan borcunun
2012 başı itibarıyla % 60'a yakını.
Görülebileceği üzere bu takas ya da utangaç temerrüt, borç ödeme sorununu ertelerken birçok
hukuki boşluğu ve tartışmayı açığa çıkardı. Finansal sektör terimleri üzerinden
tartışmaları şöyle özetleyebiliriz: Öncelikle muhtemel bir kurumsal yatırımcı
katılımı nasıl tasarlanabilir? Ayrıca geriye dönük kolektif eylem maddesi
kullanımı iç hukukta düzenleme yapılarak mümkün oluyorsa, borç çevrimi
sıkıntıları yaşayarak bu tarz hukuki yöntemlere başvuran egemen devletlerin bu
yönelimi nasıl engellenmeli? Buna ek olarak kolektif eylem maddesinin
işletilmesine karşı gelerek dava açan başta hedge fonları olmak üzere
uluslararası yatırımcıların egemen devletlerle olan sorunları nasıl
çözümlenebilir? Bütün bu sorunlar başta IMF olmak üzere bir ülkenin uğradığı
"yol kazası" sonrası kısa sürede yeniden uluslararası piyasalara
dönmesini umut eden finansal çevreler açısından baş ağrıtıcı ve içinden
çıkılması zor sorular.
Burada bir parantez açarak 1970’lerden itibaren kademeli
olarak bu durumun nasıl oluştuğuna değinelim. Borç yapılandırmaları bağlamında
ayrıntılı bir tarihçeye girmeyelim ama bir devlet borçlarını ödememeye karar
verdiğinde yaşananların vuku bulduğu hukuki zeminde son 40 yılda kaymalar söz
konusu. Schumacher vd. (2014) üzerinden giderek kısaca değinmek gerekirse
1970’lerde yatırımcılara dava açma olanağı sağlayan düzenlemeler yasalaşmaya
başlıyor. Foreign Sovereign Immunities Act (1976) bu konuda öncü bir
yere sahip. 1990’larda Arjantin’in de belalılarından olan Elliott
Management fonunun Peru karşısında kazandığı davada davacının argümanı özel
şirket tahvillerinde geçerli olan ve kamu borç anlaşmalarında da yer bulabilen pari
passu (yatırımcılara eşit davranma) maddesinin, kamu borcunun ödenmemesi
durumunda da geçerli olacağı. Bunun anlamı yeniden yapılanan borç sonrası
ödemelerde bulunan Peru hükümetinin, bu yapılandırmaya katılmayanlara ödeme
yapmaksızın bir grup yatırımcıyı muhatap almasının mümkün olmamasıydı. Karar
herkese ödeme yapılmasını ya da temerrütün herkes açısından devamını
dayatıyordu.
Dolayısıyla pari passu, yeniden yapılandırma sırasında
ve sonrasında bu sürece katılmayanlara ödeme talebinde bulunma hakkı veriyordu.
En azından ABD mahkemelerine başvuruda bu argüman kullanılıyor ve benzer
kararlar çıkıyordu. Şimdi durumun değişmeye başladığını görüyoruz. Uluslararası
Sermaye Piyasası Derneğinin (ICMA) açıklamaları işaret fişeğini yaktı. Üstelik
bütün amaç yeni yapılandırmaları mümkün kılmak. Arkası yarın…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder