Akademide tarihi eski olsa da sürekli değişen ve gelişen bir mecburi hizmet hukuku mevcut. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun
35. Maddesi, yurtdışına burs verilerek gönderilen öğrencilerin istihdamı ve
yerleştirilmesi ile ilgili maddeler ve 35. maddeye dayanarak yapılan Öğretim Elemanı
yetiştirme programı (ÖYP) benzeri bazı düzenlemelerle birlikte bu hukuk yeniden ve yeniden düzenleniyor. Bu hukukun 35. maddeyle ilgili kısmı üzerine uzun ve sıkıcı bir yazı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Mesele sıkıcı
ama kanımca önemli.
Yükseköğretim planlayıcıları yeni
açılan üniversitelerin akademik personel ihtiyacının karşılanması için
tasarladıkları çeşitli şemalarla donanımlı, nitelikli ve üniversitelerine,
dolayısıyla kamusal yaşama katkıda bulunabilecek insanlara ulaşma ve bunları
sistemin parçası kılmak istediler. Öğrenim sonrası mecburi hizmetini yerine
getirmek için dönüş yapanların hikayesi elbette daha eskilere götürülebilse de
bu şemanın yurtiçinde başka bir üniversiteye gönderilenlerin geri dönüşü ile
ilgili kısmı ve son onyıllık dönemdeki hukuk oluşumu bu yazının ilgi alanına
giriyor. Yurtiçi ile uğraşmam benim içinde olduğum programdan ve borçlandırarak
çalıştırma pratiklerinin (bonded labour)
meşrulaştırılmasına olan ilgimden kaynaklanıyor. Hukuk yapma (kanunla
düzenleme, yönetmelik çıkarma, mahkeme kararı vb.) faaliyetinin artmasının nedeni
de zaten bahsettiğim programların kapsamının genişlemesi (5 yılda 5000 MEB
burslusu, yılda 1000 civarı ÖYP araştırma görevlisi alımı vb.) ve geri dönüş
süreci ve sonrasındaki problemlerdeki artış.
Üzerine, acemi müteahhitin yaptığı
binalar gibi hukuksal garabetler dikilen yükseköğretim hukukunun nadide parçası
35. Madde akademide zorunlu bir emek sürecini dayatıyor. Bu, Anglosakson
dünyada çalışan akademisyenlere anlatırken her seferinde garipser bakışlara
maruz kalma nedeniyle anladığım üzere Türkiye gibi ülkelerin akademilerinin özgünlüklerinden.
Ancak aynı bakışları Türkiye’de akademide yer almayan bir vatandaştan da
görebileceğiniz üzere memlekette neoliberal dönemde emek piyasasının gidişatına
zıtlık sergileyen bir yanı bulunuyor. 35. Madde bir yandan Türkiye’de bir
binayla açılan üniversitelerin ihtiyaçları nedeniyle esnek bir akademik emek
piyasasının inşa edilmesi çabasının aksamasına dair bir gösterge sunuyor, öte
yandan sözleşmeye dayalı olarak çalıştırma pratiklerinin borçlandırma
aracılığıyla esaret dayatmasının örneği olarak kanımca insan haklarına aykırı
bir yorum nedeniyle hukuksal bir sefaleti pörtletiyor.
İlkinden başlayalım. Türkiye’de
2003-2013 yılları arasında yaklaşık 60 devlet üniversitesi açıldı. 2013 sonu
itibarıyla devlet üniversitesi sayısı 101’e, vakıf ismi arkasında sırıtan özel
üniversiteleri de eklerseniz toplam sayı 175’e çıktı. Bu rakam hemen hemen her
bölüm ve araştırma alanında akademik personel ihtiyacının katlanması anlamına
geliyordu. Türkiye’nin böyle bir akademik emek havuzu bulunmuyor. Eski YÖK başkanı
Çetinsaya’nın da atıfta bulunduğu rakamlara inanacak olursak 2013 yılı itibarıyla Türkiye’nin OECD ortalamasına ulaşmak için kabaca 50 bin akademisyene ihtiyacı bulunuyordu (toplam öğretim elemanı sayısı 133 bin civarında iken). Dolayısıyla
Türkiye’de akademi üzerine ahkam kesenlerin çokça atladığı bir meseleyle hemen
karşılaşıyoruz. Akademisyene bu kadar ihtiyaç duyulan bir sistem içinde,
üstelik tek bir binası olan üniversitelerde çalışması istenen akademisyenin
karşısına geçip bilimsel üretim, niceliksel ve niteliksel olarak yüksek
çıktılar vb. iddiası oldukça yapay kalır. Bu sıkıntının devlet
üniversitelerinde piyasalaşmanın önünde bir yavaşlatıcı olduğunu daha önce
belirtmiş, buna karşın yine de performans sistemi ile akademisyenlerin üretim alanındaki sorunlarının bir ücret ve çıktı sorunununa dönüştürüldüğünü
yazmıştım. Bu yazı bağlamında tekrar vurgulamak istediğim husus, akademinin
genelinde esnek bir emek piyasasının kurulmasının önünde bu üniversite rakamı
ve akademisyen ihtiyacının birer engel oluşturduğudur.
Konu bağlamında hatırlatmam
gerekirse, akademik esnekleşmeyi savunuyor değilim. Lakin, sürekli olarak
sözleşmeli çalışmanın hakim olduğu bir emek piyasası oluşturmayı düşleyen neoliberal
üniversite elitinin (ancak büyük şehirlerde gerçekleştirmeye başladığı) hayalleri
ile AKP’nin siyasal bir proje olarak uyguladığı üniversite açma projesinin
getirisi olan (taşra) gerçekler(i) arasındaki uçurumu atlamamak gerektiğini
belirtiyorum. Kanımca yaratılan, iş güvencesi olmayan akademisyenlerin kısmen
imrendiği, istenmedikleri ve istemedikleri yerde zorunlu olarak çalıştırılan
akademisyenlerin ise esnekleşmeyi arzular hale geldiği bir garabettir. [Akademik
emeğe olan talebe karşın, akademik personelin, ücretlerde kısmi bir iyileştirme
için dahi yıllarca beklemesinin altında, kelimenin tam anlamıyla beklenmesinin
yani örgütsüzlüğün yattığını belirtmeliyiz. Bunun yanısıra Türkiye’de çeşitli
istatistiksel oynamalarla yükseltilse de kişi başı ortalama gelir rakamlarının gösterdiği
üzere halen akademisyenlerin maaşlarının cazip göründüğünü ekleyebiliriz.
Birkaç araştırma görevliliği kadrosu için birkaç yüz kişilik başvurunun doğal
karşılandığı koşullarda çalışma koşullarının iyileştirilememesi, örgütsüzlüğe
ek olarak başka alanlardaki çalışma koşullarının aşırı kötülüğü ve ücret
düşüklüğü ile açıklanmalıdır.]
Bir esnekleşememe tespiti
yapılabilirse de bunu mecburi hizmet mekanizması ve hukuksal çerçeve ile
tamamlamak gerekmektedir. Dolayısıyla ikinci unsura geçecek olursak akademide
emek piyasasının serbestleşmemesinde mecburi hizmet hukukunu tartışmak gerekiyor.
Beni bu yazıyı yazmaya iten şeylerden biri olan değişiklikle 35. Madde (19/11/2014
tarihli ve 6569 sayılı Kanunla değişik üçüncü fıkrası) “Yurt içi veya yurt
dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları
yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar.
(Ek cümle: 19/11/2014-6569/26 md.) Bu mecburi hizmet, eş durumu ve sağlık
mazeretleri hariç olmak üzere başka yükseköğretim kurumlarında ve kamu kurum ve
kuruluşlarında yerine getirilemez. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere,
yükseköğretim kurumlarında görev verilmez.” halini aldı.
Yani 2014 yılında yapılan
değişiklikle “Bu mecburi hizmet...” ile başlayan cümle maddeye eklendi. 2014
yılı içinde zorunlu hizmet yerine getirmek istemeyenlerin istifa etmesine
olanak sağlayan istisnai düzenleme sonrasına gelen bu değişikliğe 2015 başında
uyuşmazlık mahkemelerinin verdiği kararları eklersek bir hukuki inşa sürecinin
sonunda olduğumuz anlaşılabilir. Hatırlanacak olursa, mecburi hizmet
yükümlülüğüne karşı açılan davalarda davacıyı ve davalıyı eşit koşullarda
sözleşme yapılmadığı gerekçesiyle farklı gözlerle değerlendirebilen idare
mahkemelerinin kararları karşılığında üniversite rektörlükleri kendi hukuk
büroları aracılığıyla ön alma gereği duymaktaydılar. Çok sayıda üniversitede
son birkaç yılda görülen yönelimle üniversiteler mecburi hizmet yükümlülüğü
olarak tespit edilen meblağa itiraz ya da bu yükümlülüğün ödenmemesi durumunda
karar merciinin idare mahkemeleri değil, asliye hukuk mahkemeleri olması için
uyuşmazlık mahkemelerine gitmekteydiler. Uyuşmazlık mahkemeleri ise son dönemde
idare ile yapılan sözleşmelerde (sanki iş arayan genç akademisyen adayı ile
işçi arayan idare aynı kefeye konulabilirmiş gibi) tarafların eşit şartlarda
değerlendirilmesi gerektiği yargısıyla idareyi haklı bulmakta ve davaları
asliye hukuka transfer etmektedir. Bu inşa ile artık çalışmaları karşısında
ücret alan 35. Madde araştırma görevlilerinin burslu öğrenciler olarak
değerlendirilmesi ve yüksek tazminatlar ödeyebilecekleri bir hukuksal zeminin hazırlığı
sona gelmektedir.
Uyuşmazlık mahkemelerinin
kararlarının akademik emekçi için iki anlamı bulunmaktadır. İdare karşısında
hakkını aramak için dava açmak artık daha da masraflı ve altından kalkılması daha
zor bir işe dönüşmektedir. Kendi başına dilekçelerle davaya devam etmesi ya da
vekalet verdiği avukatın bulunduğu yerden davayı takip etmesi mümkün
olmayabilir. İkinci anlamı ise iş ararken altına imza attığı sözleşmede yazan
tazminat miktarını önceden kabul ettiği varsayımıyla davanın görülecek olması
ve idare karşısında bu nedenle dezavantajlı konumda yer almasıdır.
Bu hukuksal garabet idarenin
akademisyen karşısında yüksek tazminatlar talep edebilmesi ve akademisyenden
çalıştığı zaman için de para istemesi anlamına gelmektedir. Zaten hukuksal
işlemlerin çok zaman aldığı memlekette bu tarz karar sayılarındaki çoğalma
sonrası mecburi hizmetle gittiği üniversiteden ayrılamayan ve yıllarını orada
geçirmek durumunda olan akademisyen sayısında artış olması beklenebilir. Yukarıda
değindiğim üzere kanunda 2014 yılında yapılan düzenlemeyle artık eş durumu ve
sağlık gerekçesi dışında mecburi hizmet aktarımının (yeni bir üniversite
açılmış olsa ve üniversite yönetiminden muvafakat alınmış olsa dahi)mümkün olmadığını
hatırlayalım.
Toparlayacak olursam iki önemli
hususu burada açmaya çalıştım. Zorunlu çalıştırma ve mecburi hizmet pratiği
nedeniyle akademik emek piyasasındaki esnekleşme Türkiye'deki hakim neoliberal esnekleşme patikasına (özellikle taşrada) tam oturmamakta ancak ağır aksak da olsa ilerlemektedir (borçlandırarak ve/veya zorla çalıştırma elbette neoliberal kapitalizme aykırı değildir). 35. Madde ile ilgili hukuk inşasında kritik bir eşik geride kalmış, insan
haklarına aykırı ve borçlandırarak çalıştırma pratiklerini sağlamlaştıran
düzenlemeler yapılmıştır ve buna uygun mahkeme kararları alınmaktadır.
Buradan çıkış zaman alacak: Öncelikle
kendisini borçlandıran sözleşmeye imza attığında yaklaşık olarak 10 ile 15 yıl
arasında ilk seferinde belirlenen yerde çalışmak zorunda bırakılan, tazminat miktarını
ödeyemeyeceği için (sadece işe başlama süresinin ilk bir-iki yılı ve mecburi
hizmetin sonlanmasına bir-iki yıllık sürenin olması durumunda tazminat
ödenebilir boyutlarda olacaktır) istifa edemeyen, dolayısıyla yeniden emek
piyasasına dahil olamayan ve esasen borçlandırılarak çalışan veya (ortalama bir
ücretle olsa da adını koyalım) zorla çalıştırılan akademisyenlerin bulunduğu
bir piyasa tarifine girişmek Türkiye’deki akademik emeği anlamak için
gereklidir. Ayrıca ortada başvurulabilecek hukuk mekanizmalarının olduğunu
iddia etmek mümkün olsa da bu hukuki yapıdan emekçiyi koruyacak kararların
çıkması daha düşük bir ihtimaldir. İnşa edilen hukukun revizyonunu ve yasama
organını etkilemeyi de hedef olarak barındıran, ancak daha öteyi amaçlayan
radikal girişimlere ihtiyaç bulunmaktadır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder