25 Mayıs 2015 Pazartesi

Akademide emek piyasası: Zorunluluklar ve hukuksal garabetler

Akademide tarihi eski olsa da sürekli değişen ve gelişen bir mecburi hizmet hukuku mevcut. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 35. Maddesi, yurtdışına burs verilerek gönderilen öğrencilerin istihdamı ve yerleştirilmesi ile ilgili maddeler ve 35. maddeye dayanarak yapılan Öğretim Elemanı yetiştirme programı (ÖYP) benzeri bazı düzenlemelerle birlikte bu hukuk yeniden ve yeniden düzenleniyor. Bu hukukun 35. maddeyle ilgili kısmı üzerine uzun ve sıkıcı bir yazı kaleme alma ihtiyacı hissettim. Mesele sıkıcı ama kanımca önemli.


Yükseköğretim planlayıcıları yeni açılan üniversitelerin akademik personel ihtiyacının karşılanması için tasarladıkları çeşitli şemalarla donanımlı, nitelikli ve üniversitelerine, dolayısıyla kamusal yaşama katkıda bulunabilecek insanlara ulaşma ve bunları sistemin parçası kılmak istediler. Öğrenim sonrası mecburi hizmetini yerine getirmek için dönüş yapanların hikayesi elbette daha eskilere götürülebilse de bu şemanın yurtiçinde başka bir üniversiteye gönderilenlerin geri dönüşü ile ilgili kısmı ve son onyıllık dönemdeki hukuk oluşumu bu yazının ilgi alanına giriyor. Yurtiçi ile uğraşmam benim içinde olduğum programdan ve borçlandırarak çalıştırma pratiklerinin (bonded labour) meşrulaştırılmasına olan ilgimden kaynaklanıyor. Hukuk yapma (kanunla düzenleme, yönetmelik çıkarma, mahkeme kararı vb.) faaliyetinin artmasının nedeni de zaten bahsettiğim programların kapsamının genişlemesi (5 yılda 5000 MEB burslusu, yılda 1000 civarı ÖYP araştırma görevlisi alımı vb.) ve geri dönüş süreci ve sonrasındaki problemlerdeki artış.

Üzerine, acemi müteahhitin yaptığı binalar gibi hukuksal garabetler dikilen yükseköğretim hukukunun nadide parçası 35. Madde akademide zorunlu bir emek sürecini dayatıyor. Bu, Anglosakson dünyada çalışan akademisyenlere anlatırken her seferinde garipser bakışlara maruz kalma nedeniyle anladığım üzere Türkiye gibi ülkelerin akademilerinin özgünlüklerinden. Ancak aynı bakışları Türkiye’de akademide yer almayan bir vatandaştan da görebileceğiniz üzere memlekette neoliberal dönemde emek piyasasının gidişatına zıtlık sergileyen bir yanı bulunuyor. 35. Madde bir yandan Türkiye’de bir binayla açılan üniversitelerin ihtiyaçları nedeniyle esnek bir akademik emek piyasasının inşa edilmesi çabasının aksamasına dair bir gösterge sunuyor, öte yandan sözleşmeye dayalı olarak çalıştırma pratiklerinin borçlandırma aracılığıyla esaret dayatmasının örneği olarak kanımca insan haklarına aykırı bir yorum nedeniyle hukuksal bir sefaleti pörtletiyor.

İlkinden başlayalım. Türkiye’de 2003-2013 yılları arasında yaklaşık 60 devlet üniversitesi açıldı. 2013 sonu itibarıyla devlet üniversitesi sayısı 101’e, vakıf ismi arkasında sırıtan özel üniversiteleri de eklerseniz toplam sayı 175’e çıktı. Bu rakam hemen hemen her bölüm ve araştırma alanında akademik personel ihtiyacının katlanması anlamına geliyordu. Türkiye’nin böyle bir akademik emek havuzu bulunmuyor. Eski YÖK başkanı Çetinsaya’nın da atıfta bulunduğu rakamlara inanacak olursak 2013 yılı itibarıyla Türkiye’nin OECD ortalamasına ulaşmak için kabaca 50 bin akademisyene ihtiyacı bulunuyordu (toplam öğretim elemanı sayısı 133 bin civarında iken). Dolayısıyla Türkiye’de akademi üzerine ahkam kesenlerin çokça atladığı bir meseleyle hemen karşılaşıyoruz. Akademisyene bu kadar ihtiyaç duyulan bir sistem içinde, üstelik tek bir binası olan üniversitelerde çalışması istenen akademisyenin karşısına geçip bilimsel üretim, niceliksel ve niteliksel olarak yüksek çıktılar vb. iddiası oldukça yapay kalır. Bu sıkıntının devlet üniversitelerinde piyasalaşmanın önünde bir yavaşlatıcı olduğunu daha önce belirtmiş, buna karşın yine de performans sistemi ile akademisyenlerin üretim alanındaki sorunlarının bir ücret ve çıktı sorunununa dönüştürüldüğünü yazmıştım. Bu yazı bağlamında tekrar vurgulamak istediğim husus, akademinin genelinde esnek bir emek piyasasının kurulmasının önünde bu üniversite rakamı ve akademisyen ihtiyacının birer engel oluşturduğudur.

Konu bağlamında hatırlatmam gerekirse, akademik esnekleşmeyi savunuyor değilim. Lakin, sürekli olarak sözleşmeli çalışmanın hakim olduğu bir emek piyasası oluşturmayı düşleyen neoliberal üniversite elitinin (ancak büyük şehirlerde gerçekleştirmeye başladığı) hayalleri ile AKP’nin siyasal bir proje olarak uyguladığı üniversite açma projesinin getirisi olan (taşra) gerçekler(i) arasındaki uçurumu atlamamak gerektiğini belirtiyorum. Kanımca yaratılan, iş güvencesi olmayan akademisyenlerin kısmen imrendiği, istenmedikleri ve istemedikleri yerde zorunlu olarak çalıştırılan akademisyenlerin ise esnekleşmeyi arzular hale geldiği bir garabettir. [Akademik emeğe olan talebe karşın, akademik personelin, ücretlerde kısmi bir iyileştirme için dahi yıllarca beklemesinin altında, kelimenin tam anlamıyla beklenmesinin yani örgütsüzlüğün yattığını belirtmeliyiz. Bunun yanısıra Türkiye’de çeşitli istatistiksel oynamalarla yükseltilse de kişi başı ortalama gelir rakamlarının gösterdiği üzere halen akademisyenlerin maaşlarının cazip göründüğünü ekleyebiliriz. Birkaç araştırma görevliliği kadrosu için birkaç yüz kişilik başvurunun doğal karşılandığı koşullarda çalışma koşullarının iyileştirilememesi, örgütsüzlüğe ek olarak başka alanlardaki çalışma koşullarının aşırı kötülüğü ve ücret düşüklüğü ile açıklanmalıdır.]

Bir esnekleşememe tespiti yapılabilirse de bunu mecburi hizmet mekanizması ve hukuksal çerçeve ile tamamlamak gerekmektedir. Dolayısıyla ikinci unsura geçecek olursak akademide emek piyasasının serbestleşmemesinde mecburi hizmet hukukunu tartışmak gerekiyor. Beni bu yazıyı yazmaya iten şeylerden biri olan değişiklikle 35. Madde (19/11/2014 tarihli ve 6569 sayılı Kanunla değişik üçüncü fıkrası) “Yurt içi veya yurt dışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. (Ek cümle: 19/11/2014-6569/26 md.) Bu mecburi hizmet, eş durumu ve sağlık mazeretleri hariç olmak üzere başka yükseköğretim kurumlarında ve kamu kurum ve kuruluşlarında yerine getirilemez. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez.” halini aldı.
 
Yani 2014 yılında yapılan değişiklikle “Bu mecburi hizmet...” ile başlayan cümle maddeye eklendi. 2014 yılı içinde zorunlu hizmet yerine getirmek istemeyenlerin istifa etmesine olanak sağlayan istisnai düzenleme sonrasına gelen bu değişikliğe 2015 başında uyuşmazlık mahkemelerinin verdiği kararları eklersek bir hukuki inşa sürecinin sonunda olduğumuz anlaşılabilir. Hatırlanacak olursa, mecburi hizmet yükümlülüğüne karşı açılan davalarda davacıyı ve davalıyı eşit koşullarda sözleşme yapılmadığı gerekçesiyle farklı gözlerle değerlendirebilen idare mahkemelerinin kararları karşılığında üniversite rektörlükleri kendi hukuk büroları aracılığıyla ön alma gereği duymaktaydılar. Çok sayıda üniversitede son birkaç yılda görülen yönelimle üniversiteler mecburi hizmet yükümlülüğü olarak tespit edilen meblağa itiraz ya da bu yükümlülüğün ödenmemesi durumunda karar merciinin idare mahkemeleri değil, asliye hukuk mahkemeleri olması için uyuşmazlık mahkemelerine gitmekteydiler. Uyuşmazlık mahkemeleri ise son dönemde idare ile yapılan sözleşmelerde (sanki iş arayan genç akademisyen adayı ile işçi arayan idare aynı kefeye konulabilirmiş gibi) tarafların eşit şartlarda değerlendirilmesi gerektiği yargısıyla idareyi haklı bulmakta ve davaları asliye hukuka transfer etmektedir. Bu inşa ile artık çalışmaları karşısında ücret alan 35. Madde araştırma görevlilerinin burslu öğrenciler olarak değerlendirilmesi ve yüksek tazminatlar ödeyebilecekleri bir hukuksal zeminin hazırlığı sona gelmektedir.

Uyuşmazlık mahkemelerinin kararlarının akademik emekçi için iki anlamı bulunmaktadır. İdare karşısında hakkını aramak için dava açmak artık daha da masraflı ve altından kalkılması daha zor bir işe dönüşmektedir. Kendi başına dilekçelerle davaya devam etmesi ya da vekalet verdiği avukatın bulunduğu yerden davayı takip etmesi mümkün olmayabilir. İkinci anlamı ise iş ararken altına imza attığı sözleşmede yazan tazminat miktarını önceden kabul ettiği varsayımıyla davanın görülecek olması ve idare karşısında bu nedenle dezavantajlı konumda yer almasıdır.

Bu hukuksal garabet idarenin akademisyen karşısında yüksek tazminatlar talep edebilmesi ve akademisyenden çalıştığı zaman için de para istemesi anlamına gelmektedir. Zaten hukuksal işlemlerin çok zaman aldığı memlekette bu tarz karar sayılarındaki çoğalma sonrası mecburi hizmetle gittiği üniversiteden ayrılamayan ve yıllarını orada geçirmek durumunda olan akademisyen sayısında artış olması beklenebilir. Yukarıda değindiğim üzere kanunda 2014 yılında yapılan düzenlemeyle artık eş durumu ve sağlık gerekçesi dışında mecburi hizmet aktarımının (yeni bir üniversite açılmış olsa ve üniversite yönetiminden muvafakat alınmış olsa dahi)mümkün olmadığını hatırlayalım.

Toparlayacak olursam iki önemli hususu burada açmaya çalıştım. Zorunlu çalıştırma ve mecburi hizmet pratiği nedeniyle akademik emek piyasasındaki esnekleşme Türkiye'deki hakim neoliberal esnekleşme patikasına (özellikle taşrada) tam oturmamakta ancak ağır aksak da olsa ilerlemektedir (borçlandırarak ve/veya zorla çalıştırma elbette neoliberal kapitalizme aykırı değildir). 35. Madde ile ilgili hukuk inşasında kritik bir eşik geride kalmış, insan haklarına aykırı ve borçlandırarak çalıştırma pratiklerini sağlamlaştıran düzenlemeler yapılmıştır ve buna uygun mahkeme kararları alınmaktadır.

Buradan çıkış zaman alacak: Öncelikle kendisini borçlandıran sözleşmeye imza attığında yaklaşık olarak 10 ile 15 yıl arasında ilk seferinde belirlenen yerde çalışmak zorunda bırakılan, tazminat miktarını ödeyemeyeceği için (sadece işe başlama süresinin ilk bir-iki yılı ve mecburi hizmetin sonlanmasına bir-iki yıllık sürenin olması durumunda tazminat ödenebilir boyutlarda olacaktır) istifa edemeyen, dolayısıyla yeniden emek piyasasına dahil olamayan ve esasen borçlandırılarak çalışan veya (ortalama bir ücretle olsa da adını koyalım) zorla çalıştırılan akademisyenlerin bulunduğu bir piyasa tarifine girişmek Türkiye’deki akademik emeği anlamak için gereklidir. Ayrıca ortada başvurulabilecek hukuk mekanizmalarının olduğunu iddia etmek mümkün olsa da bu hukuki yapıdan emekçiyi koruyacak kararların çıkması daha düşük bir ihtimaldir. İnşa edilen hukukun revizyonunu ve yasama organını etkilemeyi de hedef olarak barındıran, ancak daha öteyi amaçlayan radikal girişimlere ihtiyaç bulunmaktadır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma