Birkaç
hafta (yeterince zaman ayırabilirsem) seçim sürecine ilişkin yazacağım. Cumhurbaşkanı’nın
işlediği suçlar ve yetkileri ve bunların beraberinde getirdiği olasılıklar ile
başlayalım.
Türkiye’de
Cumhurbaşkanı son bir hafta içinde nefret suçu işledi, Cumhuriyet Gazetesi’nin
haberleri sonrası başbakan iken savaş suçu işlediğini itiraf etti, anayasadaki
tarafsızlık ilkesini birkaç kez çiğnedi. Olan bitene verilen tepkilerden birisi
73 akademisyenin imzaladığı “gölge etme” açıklamasıydı. (Bu tartışmada atıfta
bulunulan Cumhurbaşkanı’nın yeminini içeren 103. maddenin tarafsızlık kısmı “üzerime
aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma...”
şeklinde) Cumhurbaşkanı’nın seçim sürecinde siyasi müdahalede bulunmamasını
talep eden açıklama zannediyorum fazla ses getirmedi. Ancak seçim sonrasında Cumhurbaşkanının
gölgesi oldukça fazla ses getirecek.
Seçim
sonrasında olabileceklere ilişkin “dereyi görmeden paça sıvamak” benzeri çok
sayıda deyimi akla getirecek spekülasyonları sıralamak değil ancak muhtemel
tartışmalara ilişkin bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Olası seçim sonrası
senaryoları içinde o çok eleştirilen 12 Eylül anayasasının devletleşen “eski”
iktidar partisi tarafından kullanıldığını görme ihtimalimiz yüksek. Bu nedenle
bazı anayasa maddelerini pek yorum eklemeden buraya koyuyorum.
Halen siyasal kriz ve
biçimlerini tartışırken ikide bir anayasaya bakma ihtiyacı hissediyorum. Üç
ayda yazılmış, baskı altında referandumda onaylanmış her halta karışan ancak
halen otoriter iktidar için elverişli zemin sunan anayasanın otoriter rejim
içinde nasıl kullanılabileceğine dair ipuçları barındıran maddeleri
hatırlayalım:
En
ilginci yarı başkanlığın başkanlığa salınımı için de işlevsel olabilecek (Geç
1970’ler siyasi krizine tepki olduğu belli olan) seçimlerin yenilenmesi
maddesi.
“MADDE
116- Bakanlar Kurulunun, 110 uncu maddede belirtilen güvenoyunu alamaması ve 99
uncu veya 111 inci maddeler uyarınca güvensizlik oyuyla düşürülmesi hallerinde;
kırkbeş gün içinde yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı veya kurulduğu halde
güvenoyu alamadığı takdirde Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanına danışarak, seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.”
Sözcü’nün
Mayıs ayında son anketleri yayımlarken atıfta bulunduğu madde bu; Demirtaş’ın
“merak etmeyin koalisyon kurulur, Türkiye hükümetsiz kalmaz” derken aklında
bulundurduğu da AKP’ye destek değil, tekrarlanan seçimle barajın yeniden karşısına
dikilmesini önleme düşüncesi. Aynı zamanda anket bağımlısı AKP yönetimi ve
Erdoğan’ın bu ihtimal üzerine ayrıntılı tartışmalara giriştiğini düşünebiliriz.
Hiç
azımsanmaması gereken bir diğer olasılık sıkıyönetim / olağanüstü hal ilanı ve
silahlı kuvvetlerin kullanılması. Suriye’deki savaş ve Kürt hareketi ile şimdilik
askıya alınmış görüşmelere bağlı olarak gündeme gelebilecek olasılıklar bunlar.
Madde 120 şu şekilde:
“Anayasa
ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan
kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya
çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması
hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Milli
Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla
bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân
edebilir.”
Sıkıyönetim
için de aynı koşul ve prosedür geçerli. Silahlı kuvvetler için aslında meclis
ve bakanlar kurulunu by-pass etmeyi sağlayan bir ifade bulunuyor. Deyim
yerindeyse burada imdada 92. Madde yetişiyor. Hükümetsizlik ya da hükümet
krizleri düşünülerek bir kaçınılmazlık ihtimali uydurulmuş ve Cumhurbaşkanı’na anayasada
yetki verilmiş:
“Milletlerarası hukukun meşrû saydığı hallerde
savaş hali ilânına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların
veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk
Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı
kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet
Meclisinindir. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken
ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet
kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde
Cumhurbaşkanı da, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebilir.”
92.
ve 120. Maddeler Kandil’den yapılan Erdoğan savaşa hazırlanıyor açıklaması ve
Türkiye’de şimdilik uyutulan IŞİD hücreleri ile birlikte düşünülmeli. Ön almak
için, ancak aynı zamanda Rojava’nın bölünmüşlüğüne son vermek düşüncesiyle stratejik
önemi haiz Tel Abyad’a doğru harekete geçen YPG (süregiden savaş haritası burada) buradan insan hareketliliğine
darbe vurabilecek mi göreceğiz. Her halukarda Afrin-Kobane arasında geçişler devam
ediyor ve IŞİD çeteleri Afrin'e ilerliyor. MİT tırları aracılığıyla Suriye’ye devam eden sevkıyat, müdahaleler ve İdlib’de Al Nusra ile birlikte komuta merkezinin kurulup kurulmadığı ile birlikte
düşünülmeli. Hangi kuvvetlerin Suriye’de bulunduğu kimsenin tam olarak bilmediği
bir muamma. Düzenli ordunun Suriye’ye sevk edilip edilmeyeceği (kulağa halen
inanması zor gelse de bu olasılık eskisinden daha güçlü bir şekilde varlığını
koruyor) savaş ilanı gibi gelişmelere ve bu işin nasıl kılıfına uydurulacağına bağlı. Türkiye'de olası bir ayaklanmayı bastırmak için olağanüstü hal ve sıkıyönetim ilanı da yine gündeme gelebilir (bütün bunlar Cumhurbaşkanı'nın yetkileri arasında yer alıyor.Kartlar yeniden dağıtılmış ve IŞİD 2014'ten itibaren esas düşman ilan edilmiş olsa da Türkiye'nin gurka olarak Suriye'de savaşa sokulması düşüncesi hem AKP elitleri hem de ABD askeri kompleksi açısından rafa kaldırılmış değil.
Dolayısıyla meclis aritmetiği ne olursa olsun değil ancak bu aritmetiği veri alarak çılgın projelere kalkışılması, olmayacak işler peşinde koşulması mümkün. Yine de meclis aritmetiği önemli. Orada bir 105. madde var ne de olsa, olmayacak başka bir işi hatırlatan: "Cumhurbaşkanı vatana ihanetten dolayı Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır." Elbette Cumhurbaşkanı'nın yargılanacağı yerin, on yedi üyesinin on dördünü seçtiği Anayasa Mahkemesi olması ayrı bir gariplik olacaktır. Ama 12 Eylül hukuku bütün bu olmayacakları mümkün kılmak üzere tasarlanmış değil midir?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder