(Aceleci okuyucuya bir uyarı: Bu yazı herhangi bir kişi ya
da kuruma yaranmak için kaleme alınmış veya Türkiye’de geçer akçe politik
konumları destekleyen bir yazı değil. Buradan vurucu slogan da el kitabı da
çıkmaz, ancak yaşadığı cehennemi açıklamaya çalışan bir siyaset bilimcinin
gözlemleri ve öfkesi yine de faydalı olabilir)
Açıkça üstlenilen Dağlıca saldırısı ile anlaşılmıştır ki HPG de savaşa girdi. Bir yandan faşistliğini ya da muhafazakarlığını üzerinden çıkarmadan Türköne ve Gültekin gibi HDP’ye ya da Kürt hareketinin uzantılarına ders vermeye kalkan liberal geçinen sığ düşünceliler, diğer yandan yaygın Türk medyasına uyarak adını yazmaktan imtina ettikleri örgütü dışarıdan eleştiren ve solcu geçinen İnsel gibi her devrin entelektüelleri Kürt silahlı hareketinin şiddet eylemleri karşısında daha rahat at oynatabilecekleri bir ortamın oluşmasından faydalanarak yazılarını-görüşlerini patlattılar. İlk bakışta silahın susmasını ve barışı isteyen bu yelpazenin dört bir tarafından gözlemciler iki hatayı tekrarlayarak en doğru olanın kendileri olduğunu iddia ediyorlar.
Bu hatalardan birincisi HPG’nin eylemlerinin ve KCK’nin
genel yöneliminin Türkiye’de faaliyet gösteren HDP’yi açığa düşürmek için
tezgahlandığı / amaçlandığı. Bu genel geçer gözlem sokaktaki linç dalgasına
bakıp yıllar önce ulusalcı-ergenekoncu vb. olarak damgaladıkları kentlerde dahi
meydanlarda binlerce kişiyi henüz üç ay önce bir araya getirmeyi becermiş bir
siyasi oluşumun bütün rüzgarını barış söyleminden aldığını ortada barış
kalmayınca güçten düşüp silineceğini ve bunun PKK’nin işine yarayabileceğini
öngörüyor. Bu büyük yanılgı Türkiye’de henüz resmi istatistiklere yansımamış kriz
başlangıcını, toplumsal çalkantıların kontrol edilebilir olmaktan çıkmasının
yarattığı politik tehlike ve olasılıkları tek bir gözlükten okumaya alışkın zevatın sayıklamalarıdır. Siyasetin yarattığı olasılık alanı bu kalemşorların
düşündüğünden daha geniştir. Silah bırakma, barış ve müzakere çağrısı yapan bir
partinin programını linç gürühunun bilmesi beklenmeyebilir ancak yeniden
dağıtımcı politikalar ve parasız kamu hizmetini savunan, taşeronlaştırmayı sona
erdirme sözü veren, barış vaadiyle iş güvencesini ekmeği ve aşı birleştirebilecek bir politik partinin üstelik tarihinde hiç görmediği kadar
seçmen desteğine kavuşmuş bir siyasi geleneğin bu en karanlık günlerde dahi
yapabilecekleri bulunmaktadır.
Burada siyasetin olanaklarının kimlikçi bir düzleme
sıkıştırılıp buruşturulması, genelgeçer değerlendirmelere ve tabansız
kategorilere yol vermektedir. Buna göre özerkliği savunan KCK ile bunu seçim
bildirgesine koyan ve yerel yönetimlerin güçlenmesinden bahseden HDP arasında
siyasi yelpazenin aynı tarafında bulunmaktan dolayı bir rekabet, birbirinin
altını oyma durumu söz konusudur. HPG’nin eylemleri HDP’nin kitle tabanını
partiden uzaklaştıracak aynı konuma oynayan aktörlerden birisini meşru hale
getirecektir. Zaten AKP ve reis şurekalarının arzusu da bu değil midir? Şiddet
eylemlerinin barış özlemi içindeki kitleleri yabancılaştırması elbette son
derece olasıdır. Ancak bu durum o toplum olarak toplulaştırdığınız insanlar
için aynı oranda geçerli değildir. Bir hafta boyunca kapalı tutulduğu kentin
kapısını zorlayan vekilini, tekrar seçim sandığı şayet önüne gelirse bir
Cizrelinin desteklememesi pek olası görünmemektedir. Buna benzer bir durumun
büyük kentlerde söz konusu olmadığını savunmak da pek olası değildir.
Katliamlar ve yaratılan linç dalgası nedeniyle çekingen davranan ve yarınsız
seçmenlerin yeni bir yaşam vaadini duyduklarında kulak kabarttıkları siyasal
oluşumdan uzaklaşması ancak doğrudan doğruya HDP’nin şiddet odağı ve
örgütleyicisi olduğu kanaatinin yaygınlık kazanmasıyla mümkündür. AKP’nin bütün
uğraşısı zaten bundan ibarettir. Başka bir ifadeyle HDP’nin Türkiye
siyasetindeki başarısı HDP’lilerin saldırılar karşısındaki mücadelesi ve (liberal
entelektüeller kusura bakmasın) genel olarak devrimcilerin HDP ile
ilişkilerindeki gerilimlerin seyri ile sanıldığından daha fazla alakalıdır.
Kısaca HDP vekillerini dinlemeden, ne yapmaya çalıştıklarını anlamadan sadece
köşekadıları eliyle sürdürülen bir tartışmaya kulak kabartmak çözümleme yapmak
için yeterli olmaz.
İkinci hata KCK’nin örgütsel yapısı ve savaş deneyimi ile devlete
egemen olanların düşünce yapısı ve savaş arzusunun geçmişten kopartılarak ele
alınmasıdır. Oslo görüşmelerini ya da adına çözüm süreci denen garabeti keen
lem yekun kabul edemeyiz. 2008-2011 arası uluslararası aracılar vasıtasıyla 3
yıl görüştü KCK’nin parçası olarak PKK ve T.C.’yi temsilen MİT yetkilileri. Hafızasızlara
anlatması zor ancak KCK operasyonları bu görüşmelerin başlarında yapıldı. Bu
operasyonlara rağmen devam eden görüşmeler ancak 2011 Silvan saldırısı sonrası
Öcalan’ın örgütle iletişim kanallarının kapatılması ve operasyonlarla sona
erdi. Bu sona eriş gerekçesini ayrıntılarıyla bilmiyoruz (bu doğrultuda
sızmaları yakında görmek olasıdır)
Ancak şimdi AKP seçkinlerinin teror örgütü olarak aldıkları
Gülen cemaatinin uzantılarının ve çeşitli faşist derin devlet artıklarının
etkisiyle başlayan “son savaş” hamlesine PKK’nin silahlı kanadı HPG “halk
savaşı” olarak adlandırdıkları bir yöntemle ve alan hakimiyeti kurmak üzere
2012 yazında kapsamlı saldırılarla karşılık verdi, bunu biliyoruz. Sonuçta kaç
asker ve gerillanın öldüğünü saymak giderek zorlaştı, çünkü Oslo görüşmeleri bitmiş,
Öcalan tecrit edilmiş olsa da bir yıl geçmeden 2013’te yeni görüşmeler filiz verdi (muhtemelen Suriye ve Ortadoğu’da ortak bir etki alanı hesabı, farklı bir
şekilde altı doldurularak taraflar tarafından ismi konulmadan benimsendi) eski
hesaplar geride bırakılmış görüntüsü hakim oldu. Öcalan’a ve PKK’ye göre ancak 2015’te
müzakere aşamasına gelinecek kıvama
erişilen süreç başladı.
Bu özet şunun için: silahlı ve otoritesini kendinden menkul
kılmaya çalışan bir örgütün bilgisine sahip olmadan ve T.C.’nin işleyişini ve
tepesine çöreklenmiş zevatın hesaplarını ve yönelimini geçmişten bugüne almadan
bugünü çözümlemek birileri savaş istiyordan öte söz söylemeye izin vermiyor. Kibarca
ifade etmek gerekirse stratejik-derinlemesine çözümleme yapanlar işkembe-i
kübradan atıyor. Bu tuzağa düşmemek için yine bir tekrar yapıp güçlü
olasılıklardan bahsedeceğim:
(Şunları da göz önünde bulunduralım: Suruç bombacısının MİT
tarafından kullanılan bir islami terorist olma ihtimali oldukça güçlü. Savaşmak
için bu kadar istekli olan bir HPG hemen ardından Ceylanpınar'da iki polisin ölümünü önce
üstlenip sonra reddetmezdi. Ne devlet ne de PKK yekpare yapılar, kendi
içlerinde sürekli birbirleriyle mücadele veren kesimler barındırıyorlar.)
S.S. Önder’in açıklamasıyla öğrendiğimiz üzere İmralı’da
gerçek anlamda kurulan masayı Erdoğan devirdi. Görüşme kanalları tıkanmış da
olsa HDP yöneticileri kendi misyonlarının bir Türkiye partisi oluşturmak olduğu
düşüncesiyle başarıya ulaşan bir seçim kampanyasıyla Erdoğan’ın başkan olmasını
engelledi. Erdoğan tekrar seçim için bastırırken sokakta bugünlerde kurulan
koalisyonun desteğiyle güçlü bir parlamento desteğini sağlamak üzere hareket
etti ve ediyor.
Kısaca şunu söylemek istiyorum: Anlaşıldığı kadarıyla HPG
2012’deki savaşın bölgede kendisi için halihazırda varolan güçlü zemini berkittiği düşüncesi
üzerinden rakip gördüğü dolayısıyla rekabete kalkıştığı T.C. devletine
(Saray eşrafı, MİT ve Genelkurmay) karşı koyuyor ve saldırılar düzenliyor. Kapasitesi
ve etki alanına zarar vermediğini düşündüğü müddetçe HPG’nin bu saldırılara
devam edeceğini, büyük kentlerde kitleler nezdinde meşruiyetine darbe
vurulmadığı müddetçe işgüder hükumetin başındakilerin ve saray eşrafının
operasyon ve ölümler taraflısı olacağını söyleyebiliriz. Bu durum artık daha
güvensiz olsa da gerçekleşme ihtimali oldukça artmış seçimler sonrasında da bir
süre değişmeyecek görünüyor.
Sokaktaki linç kalabalığı Erdoğan’ın koltuğunu bir
süreliğine kurtarmış olabilir, sokaklarda barış haykıracak milyonlarsa hem
Erdoğan’ın sarayını yıkabilir, hem de şu an barikatlarla önü kapanmış görünen
barış yolunu kısa sürede açabilir. Ne HPG’nin HDP’yi “harcama”ya kalktığı (şu an için) geçerli bir tespittir, ne de HDP’nin eli kolu bağlıdır. Ne kalem oynatanlar
devlet aygıtını ve Kürt hareketinin yapısını bilmektedir, ne de kısa vadeli
politik hesapların uzantısı şiddet eylemleriyle kazanılacak bir barış
mevcuttur. Umudumuzu yitirmeyelim, mücadeleyi bırakmayalım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder