23 Eylül 2015 Çarşamba

Öğretim üyesi adayını ne yapmalı? Ya da mecburi hizmet dedikleri

Yükseköğretim Kurulu 22 Eylül Salı günü internet sitesinde bir açıklama yayımlayarak Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı’nın (ÖYP) kaldırılacağını ve bu doğrultuda ilgili idari işlemin yapılması ve kadroların cari  usule göre atamalar için aktarımını sağlamak üzere Maliye Bakanlığı’na 1 Eylül tarihinde yazı yazıldığını ifade etti. Gerekçe olarak ÖYP kapsamında tahsis edilen kadroların son beş yıl içinde 3550’sinin boş kalması, üniversitelerin tepkileri vb. gösterildi.

Nereden başlamalı? Açıklamanın neresini düzeltmeli, açıklama sonrası tepkilerin yanlışlığını nereden almalı, burada mağdur kim? Sırayla gidelim, önce açıklamanın neresi yanlış, oradan başlayalım...

2005 yılında üzerinde 105 bin TL miktar yazılı imza attığım müteselsil kefalet senedi ile dahil olduğum programın adı ÖYP. Zorunlu hizmet hesaplayandan daha iyi bilemezler. Bu program ilk olarak ODTÜ ile zamanın Devlet Planlama Teşkilatı arasında imzalanan bir protokol kapsamında (yanlış hatırlamıyorsam 2001 yılında) başladı. Daha sonra Ankara Üniversitesi ve Ege Üniversitesi benzer protokollerle Bilim İnsanı Yetiştirme Programı başlattılar. Her üniversitenin kendi protokolünü imzalayarak kendi programını oluşturması YÖK’ün merkeziyetçi yönetim ve düzenleme anlayışı ile uyuşmuyordu. Üstelik 2004-2005’te başlayan yeni üniversite açma furyası sistematik bir programla çok sayıda öğretim elemanı yetiştirilmesi gereğini dayatıyordu. YÖK müdahalede bulundu, bütün protokoller YÖK’ün denetiminde merkezi bir program haline getirilen ÖYP’ye tabi kılındı. Takip eden dönemde sadece merkezdeki üniversitelerin kendi doktora programlarında öğretim üyesi yetiştirmesine de müdahale edildi ve taşrada doktora programı açabilmiş ve başka üniversitelere akademik personel yetiştirebilecek bölümlerin programa dahil edilmesi sağlandı.

Bu değişiklikler her seferinde belirsizlikler ve hukuki sorunlar oluştururken, örneğin taşra üniversitelerinin kendi aldıkları asistanların görevlendirmelerini yapmama eğilimi YÖK’ün doktora eğitimi için ÖYP kapsamındaki asistanları (35. Madde kapsamında) görevlendirmenin zorunlu olduğuna yönelik kararı ile bertaraf edildi. Bu nedenle ÖYP sorunlarının uzun bir geçmişi var ve elbette 2008’de asistan alımının koşullarının değiştiği doğru olmakla birlikte 2010 yılında ÖYP’nin başlatıldığına dair YÖK açıklaması yanlış. Ancak asistan alımının koşullarının değiştirildiği ve ÖYP esaslarının büyük oranda 2010’da değiştirildiği de gerçek. Sonrasında programın işleyiş usul ve esaslarını YÖK birkaç kez daha değiştirdi (bunlar başka bir girdinin konusu). Adayların tercihi sonrası merkezi atama sistemi oturtuldu, üniversite bölümlerinin 6-9 yıl boyunca kendi bünyelerinde çalışacak asistanların seçimine dair tercih hakkının tamamen ellerinden alınması ancak 2011 ‘den sonra gerçekleşebildi. ODTÜ bu dönemden sonra bazı bölümlerinin açık tepkisiyle birlikte ÖYP kapsamında (ilgili bölümlerde) asistan alımını durdurdu. YÖK tarafından da her seferinde ÖYP kapsamındaki araştırma görevlilerini daha zor durumda bırakacak değişiklikler yapıldı. Bu değişiklikler genel olarak öğrenim süresi, yurtdışı görevlendirme süresi, ÖYP kapsamında öğretim üyesi adayına yapılabilecek masrafların büyüklüğü ve kadro aktarım süreçlerine ilişkindi.

Kısaca YÖK’ün açıklaması tarihleri atlıyor, meseleyi 2010’dan başlatarak bizzat siyasi iradenin üniversite açma, taşra üniversitelerinin ÖYP asistanını 35. Madde asistanı olarak görmeyip hukuksuz davranma kararlılığını geçiştiriyor. Sadece merkezdeki üniversitelerin kibrine ve kendi katkıda bulunduğu hoca-asistan ilişkisinin bozulmasına işaret ediyor. Bu, merkezde fon peşindeki hırs küpü yönetimlerin ÖYP asistanlarını gelir kaynağı olarak görmeleri günahını ortadan kaldırmıyor ama YÖK'ün çarpıtmaları pes dedirtecek cinsten.

İkinci meseleye geçelim: açıklama sonrası tepkiler neden sıkıntılı?

Bu tepkiler sayesinde YÖK’ün bu meseleye dair bir açıklama yapmak zorunda kalması önemli fakat “yandaş atamaların önü açılıyor” şeklinde haber yapan bütün yayın kuruluşlarının örneğin iki üniversitenin jürileri tarafından o dönemki (merkezi atama öncesindeki) ÖYP düzenlemeleri gereği ayrı ayrı mülakata alınmış birisinin ya da 50-D kapsamında işe alınan bir araştırma görevlisinin yandaş atama ile işe başladığı imasında bulunduklarının farkında olmaları gerekiyor. Bu iddia külliyen geçersiz demek istemiyorum. Türkiye üniversitelerinde siyasi görüş, hısım-akraba ilişkileri, patronaj vb. kadroları biçimlendirmeye devam ediyor, ancak not ortalaması, ales, dil sınavı ve/veya bilim sınavı gibi koşulları geçerek işe başlayan bilim insanı adayları olan asistanlar Türkiye’de işe başlama sürecinde “yandaş atama”dan faydalananlar olarak damgalanmayı hak etmiyorlar. Buna karşın iktidar karşıtı yayın organları bu doğrultuda haber yaptılar. Kısaca söylemek gerekirse, yükseköğretim alanındaki başka haberlerinde olduğu gibi bildikleri yanıldıklarına yetmiyor.

Son unsur mağdur edilenin kim olduğunu anlamak ve hukuksuzlukların boyutunu tespit etmektir: Bütün bu dönüşüm sürecinde YÖK’ün ağır aksak bir merkezi atama ve düzenleme zihniyetini işletmeye çalışması, taşra üniversitelerinin kadro tahsisini deyim yerindeyse ağır işçi alım fırsatı olarak görmeleri, başta ODTÜ olmak üzere merkez üniversitelerinin ÖYP fonlarının üniversiteye akmasına ve çeşitli ihtiyaçların temini için ağır senetlerin altına imza atan asistanların ihtiyacı gözetilmeksizin kullanılmasına odaklanması vurgulanmalıdır. Yaklaşık on beş yıllık süre zarfında mağdur edilenler, çeşitli kurumlar arasındaki çekiştirmeler ve süregiden hukuksuzluklar nedeniyle, aslında sadece asistanlar olmuştur. YÖK’ün 2015 yaz aylarındaki kararları ve görüş yazılarıyla öğrencilerden farklı olarak intibak hakları ellerinden alınanlar, son yıllarda daha açık bir şekilde doktora öğrenim süresini azaltma arzusundaki üniversiteler ve YÖK nedeniyle öğrenim süresi hesaplamaları değiştirilenler, zorunlu hizmet boyunca istifa edemeyecekleri üniversitelerde mobbinge uğrayanlar, istifa ederlerse mesleklerini icra etmeleri (herhangi bir yükseköğretim kurumunda çalışmaları) kanunen yasaklananlar... Kısaca asistanlar.

Bu süreçte hak ihlallerini yeterince haberleştirmeyip yandaşlık meselesine odaklanan gazetelerden, yaratılan çalışma rejimine başından müdahale etmeyip seyirci kalan sendikalara, hukuk ihlallerini sistematik bir şekilde takip ederek bunlara itirazda bulunmayan öğretim elemanı ve asistan derneklerinden, iş güvencesi ellerinden alınan çalışma arkadaşlarını korumak için 2009’da sokaklara dökülen ancak (adını doğru koyalım) ÖYP’nin getirdiği zorunlu çalıştırmanın kendilerinde yarattığı travmayı gündeme getir(e)meyen asistanlara hepimiz mesulüz ama en çok da sorumluluğu her daim üzerinden atmaya çalışıp sürekli hukuk dışına taşan, karşısında bir türlü etkin bir direniş sergileyemediğimiz ve bizi attığı çukurda didindiğimiz YÖK sorumlu.

Bu yaptıklarının hesabını sormak yükümlülüğümüzdür. Mecburi hizmet dedikleri bu yükümlülükten ibarettir. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma