Yükseköğretim Kurulu 22 Eylül Salı günü internet sitesinde
bir açıklama yayımlayarak Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı’nın (ÖYP) kaldırılacağını
ve bu doğrultuda ilgili idari işlemin yapılması ve kadroların cari usule göre atamalar için aktarımını sağlamak
üzere Maliye Bakanlığı’na 1 Eylül tarihinde yazı yazıldığını ifade etti.
Gerekçe olarak ÖYP kapsamında tahsis edilen kadroların son beş yıl içinde 3550’sinin
boş kalması, üniversitelerin tepkileri vb. gösterildi.
Nereden başlamalı? Açıklamanın neresini düzeltmeli, açıklama sonrası tepkilerin yanlışlığını nereden almalı, burada mağdur kim? Sırayla gidelim, önce açıklamanın neresi yanlış, oradan başlayalım...
2005 yılında üzerinde 105 bin TL miktar yazılı imza attığım
müteselsil kefalet senedi ile dahil olduğum programın adı ÖYP. Zorunlu hizmet
hesaplayandan daha iyi bilemezler. Bu program ilk olarak ODTÜ ile zamanın
Devlet Planlama Teşkilatı arasında imzalanan bir protokol kapsamında (yanlış
hatırlamıyorsam 2001 yılında) başladı. Daha sonra Ankara Üniversitesi ve Ege
Üniversitesi benzer protokollerle Bilim İnsanı Yetiştirme Programı başlattılar.
Her üniversitenin kendi protokolünü imzalayarak kendi programını oluşturması
YÖK’ün merkeziyetçi yönetim ve düzenleme anlayışı ile uyuşmuyordu. Üstelik
2004-2005’te başlayan yeni üniversite açma furyası sistematik bir programla çok
sayıda öğretim elemanı yetiştirilmesi gereğini dayatıyordu. YÖK müdahalede
bulundu, bütün protokoller YÖK’ün denetiminde merkezi bir program haline
getirilen ÖYP’ye tabi kılındı. Takip eden dönemde sadece merkezdeki
üniversitelerin kendi doktora programlarında öğretim üyesi yetiştirmesine de
müdahale edildi ve taşrada doktora programı açabilmiş ve başka üniversitelere
akademik personel yetiştirebilecek bölümlerin programa dahil edilmesi sağlandı.
Bu değişiklikler her seferinde belirsizlikler ve hukuki sorunlar
oluştururken, örneğin taşra üniversitelerinin kendi aldıkları asistanların
görevlendirmelerini yapmama eğilimi YÖK’ün doktora eğitimi için ÖYP
kapsamındaki asistanları (35. Madde kapsamında) görevlendirmenin zorunlu olduğuna
yönelik kararı ile bertaraf edildi. Bu nedenle ÖYP sorunlarının uzun bir
geçmişi var ve elbette 2008’de asistan alımının koşullarının değiştiği doğru
olmakla birlikte 2010 yılında ÖYP’nin başlatıldığına dair YÖK açıklaması
yanlış. Ancak asistan alımının koşullarının değiştirildiği ve ÖYP esaslarının büyük
oranda 2010’da değiştirildiği de gerçek. Sonrasında programın işleyiş usul ve
esaslarını YÖK birkaç kez daha değiştirdi (bunlar başka bir girdinin konusu). Adayların tercihi sonrası merkezi
atama sistemi oturtuldu, üniversite bölümlerinin 6-9 yıl boyunca kendi
bünyelerinde çalışacak asistanların seçimine dair tercih hakkının tamamen
ellerinden alınması ancak 2011 ‘den sonra gerçekleşebildi. ODTÜ bu dönemden
sonra bazı bölümlerinin açık tepkisiyle birlikte ÖYP kapsamında (ilgili
bölümlerde) asistan alımını durdurdu. YÖK tarafından da her seferinde ÖYP
kapsamındaki araştırma görevlilerini daha zor durumda bırakacak değişiklikler yapıldı.
Bu değişiklikler genel olarak öğrenim süresi, yurtdışı görevlendirme süresi,
ÖYP kapsamında öğretim üyesi adayına yapılabilecek masrafların büyüklüğü ve
kadro aktarım süreçlerine ilişkindi.
Kısaca YÖK’ün açıklaması tarihleri atlıyor, meseleyi 2010’dan
başlatarak bizzat siyasi iradenin üniversite açma, taşra üniversitelerinin ÖYP
asistanını 35. Madde asistanı olarak görmeyip hukuksuz davranma kararlılığını
geçiştiriyor. Sadece merkezdeki üniversitelerin kibrine ve kendi katkıda bulunduğu hoca-asistan ilişkisinin bozulmasına işaret ediyor. Bu, merkezde fon peşindeki hırs küpü yönetimlerin ÖYP asistanlarını gelir kaynağı
olarak görmeleri günahını ortadan kaldırmıyor ama YÖK'ün çarpıtmaları pes dedirtecek cinsten.
İkinci meseleye geçelim: açıklama sonrası tepkiler neden
sıkıntılı?
Bu tepkiler sayesinde YÖK’ün bu meseleye dair bir açıklama
yapmak zorunda kalması önemli fakat “yandaş atamaların önü açılıyor” şeklinde
haber yapan bütün yayın kuruluşlarının örneğin iki üniversitenin jürileri
tarafından o dönemki (merkezi atama öncesindeki) ÖYP düzenlemeleri gereği ayrı
ayrı mülakata alınmış birisinin ya da 50-D kapsamında işe alınan bir araştırma
görevlisinin yandaş atama ile işe başladığı imasında bulunduklarının farkında
olmaları gerekiyor. Bu iddia külliyen geçersiz demek istemiyorum. Türkiye
üniversitelerinde siyasi görüş, hısım-akraba ilişkileri, patronaj vb. kadroları
biçimlendirmeye devam ediyor, ancak not ortalaması, ales, dil sınavı ve/veya
bilim sınavı gibi koşulları geçerek işe başlayan bilim insanı adayları olan
asistanlar Türkiye’de işe başlama sürecinde “yandaş atama”dan faydalananlar olarak
damgalanmayı hak etmiyorlar. Buna karşın iktidar karşıtı yayın organları bu
doğrultuda haber yaptılar. Kısaca söylemek gerekirse, yükseköğretim alanındaki
başka haberlerinde olduğu gibi bildikleri yanıldıklarına yetmiyor.
Son unsur mağdur edilenin kim olduğunu anlamak ve
hukuksuzlukların boyutunu tespit etmektir: Bütün bu dönüşüm sürecinde YÖK’ün
ağır aksak bir merkezi atama ve düzenleme zihniyetini işletmeye çalışması, taşra
üniversitelerinin kadro tahsisini deyim yerindeyse ağır işçi alım fırsatı
olarak görmeleri, başta ODTÜ olmak üzere merkez üniversitelerinin ÖYP
fonlarının üniversiteye akmasına ve çeşitli ihtiyaçların temini için ağır
senetlerin altına imza atan asistanların ihtiyacı gözetilmeksizin
kullanılmasına odaklanması vurgulanmalıdır. Yaklaşık on beş yıllık süre
zarfında mağdur edilenler, çeşitli kurumlar arasındaki çekiştirmeler ve
süregiden hukuksuzluklar nedeniyle, aslında sadece asistanlar olmuştur. YÖK’ün
2015 yaz aylarındaki kararları ve görüş yazılarıyla öğrencilerden farklı olarak
intibak hakları ellerinden alınanlar, son yıllarda daha açık bir şekilde doktora
öğrenim süresini azaltma arzusundaki üniversiteler ve YÖK nedeniyle öğrenim
süresi hesaplamaları değiştirilenler, zorunlu hizmet boyunca istifa
edemeyecekleri üniversitelerde mobbinge uğrayanlar, istifa ederlerse
mesleklerini icra etmeleri (herhangi bir yükseköğretim kurumunda çalışmaları)
kanunen yasaklananlar... Kısaca asistanlar.
Bu süreçte hak ihlallerini yeterince haberleştirmeyip
yandaşlık meselesine odaklanan gazetelerden, yaratılan çalışma rejimine
başından müdahale etmeyip seyirci kalan sendikalara, hukuk ihlallerini
sistematik bir şekilde takip ederek bunlara itirazda bulunmayan öğretim elemanı
ve asistan derneklerinden, iş güvencesi ellerinden alınan çalışma arkadaşlarını
korumak için 2009’da sokaklara dökülen ancak (adını doğru koyalım) ÖYP’nin
getirdiği zorunlu çalıştırmanın kendilerinde yarattığı travmayı gündeme getir(e)meyen
asistanlara hepimiz mesulüz ama en çok da sorumluluğu her daim üzerinden atmaya
çalışıp sürekli hukuk dışına taşan, karşısında bir türlü etkin bir direniş
sergileyemediğimiz ve bizi attığı çukurda didindiğimiz YÖK sorumlu.
Bu yaptıklarının hesabını sormak yükümlülüğümüzdür. Mecburi
hizmet dedikleri bu yükümlülükten ibarettir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder