Zamanı değil, ne çaresizlik iddiasına değinmenin, ne de bir değiniyi referanslara boğmanın. Ama savaş dezenformasyonu ve devletin yok
edici aygıtı karşısında birilerini suçlama eğilimine karşı laf etmekten geri
durmayasım var.
Yaklaşık 15 yıl sonra yeniden E.M. Wood’un Sınıftan Kaçış
kitabını okuyorum. Yordam’dan 2. baskısını. Önceki ay, yıllardır yarım kalmış
Hegemonya ve Sosyalist Strateji’yi bitirmeyi becermiştim. Wood kalın fırça
darbeleriyle çizdiği yeni hakiki sosyalizm (YHS) evreninde aydınların ve
vicdanlıların ayrıcalıklı bir yere konumladırıldığından bahseder. Evrenselci,
rasyonel ve vicdanlı insanlar YHS’nin seslendiği kitledir: “...işte bu insanlar
sosyalist hareketin doğal tabanını oluştururlar (Bu önermede bir yanda rasyonel, insancıl erekler ile öte
yanda maddi çıkarlar arasında kurulan karşıtlığı, daha doğrusu antagonizmayı
kaydetmek önemlidir)” (Wood, 2011: 20). Bu tek bir politik hatta ilişkin tespit olmanın ötesinde ahlak ve vicdan temelli bir siyasi faaliyetin içine girdiği döngüyü anlamak için önemli bir nokta. Devamında YHS’nin entelektüel kökleri
ve işçi sınıfıyla siyaset ilişkisine dair ahkam kesmeye başlayacak Wood’u
burada bırakıp Türkiye’de savaş karşısındaki çaresizliğimizi suçlamaların
mezesi yapma trendine gelmek istiyorum. İster bu Ümit Kıvanç yazısında dile
gelsin, ister sosyal medya iletilerinde; savaş karşısında sokağa çıkmayanı
karaktersiz ilan etmeye gidecek bir tonu tutturmak mümkün görünüyor.
Siyaseti insanların vicdanlarına seslenerek yapmanın bizi
getirdiği nokta kimsenin bizi anlamadığı ve bu toplumun ekseriyetinin vicdansız
olduğu düşüncesidir. Çokça paylaşılan entelektüel ve kibar sövgülerde Türkiye’de bir toplumun olup olmadığını tartışma noktasına çağrılmamız mümkündür. Savaş
görüntüsünü sosyal medyada paylaşanın, ileti altına yeterince öfke mesajı
gelmediği için evinde hayal kırıklığına uğramasından daha iyi görünmektedir
kamusal tartışma girişimleri ancak Türkiye’de uzunca bir süredir egemenliğini
tesis etmiş bu siyaset tarzının menbaı belirli, yönelimi anlaşılırdır.
Siyasetin maddi çıkarlarla ilgisiz insanların vicdanlarına
seslenen bir faaliyet olarak anlaşılması elbette bir tür siyasettir. Ama sadece
bu tarzın siyaset olarak sunulması ve süregiden uğraşın bir tepkisizlik örtüsü
altına bile isteye yerleştirilmesidir sorunlu olan. Sadece son bir hafta içinde
savaşla doğrudan alakalı görünmeyen protesto eylemlerine bakın, sayısız söze,
eyleme, etkinliğe sirayet etmiş olan bir değiştirme isteğine ve olanı kabul
etmeme haline bakın. Ankara’dan 10 bin kişinin yürüyüşe geçmemesi günümüz savaş
koşullarında bir sorundur, ama olağandır. Sendikalar öncülüğünde küçük bir ilde
yapılan basın açıklamasına sadece 30 kişinin katılması bir sorundur, ama bu
esasen duyarsızlıktan mı kaynaklanmaktadır? Aynı ilde kendi iş güvencelerine
ilişkin eyleme katılan insan sayısı da, yoldaşlarımız bundan iki ay önce
bombalarla öldürüldüğünde yürüyüş yapan insan sayısı da bu kadarsa – ki öyledir
– Kürt coğrafyasına ilişkin belirgin bir duyarsızlık iddiası netamelidir.
Meselemiz içinden geçtiğimiz yıkım sürecinde bir arada
durabilmeyi ve yok olmamayı becermektir. Faşizan bir rejim kendisine muhalif
olanı öldürmekte ya da toplama kamplarına kapatmakta, süründürmektedir. En iyi
fotoğrafçımız rejimin başındakileri kitap kurdu, tombik dedeler olarak fotoğraflayacak kadar haysiyetsizleşmiş olabilir. Sorunumuz birilerinin vicdanı, onuru
değildir; zaten de olmamalıdır. Bu dönemde İnsanların vicdanına seslenip
yanımızda göremeyince sinirlenmekten, kendi gülüşümüzden sakınmaktan, bir toparlayıcı
gücün yokluğu ya da kapasitesizliği nedeniyle birleştirici bir politik hat
ortaya koyulamadığı düşüncesinden vazgeçmekte fayda bulunmaktadır. Bugün
devrimci sendikalara üyeliğini devam ettirenler, Cizre kapısına dayananlar kadar
muteberdir. Gündelik karşılaşmalarda savaş dilini yerenler, faşiste meydan
bırakmayanlar kitlesel politik partiden daha etkili bir siyasi faaliyet
yürütmektedir. Savaş karşıtı ve kapsayıcı bir politik hattı örmek için
uğraşmaya devam ederken, basit manşetlere, infial yaratacak şerefsizliklere,
kısaca iktidar şebekesine ve uzantılarına fazlaca vakit harcıyoruz. Bunun
üzerine bir ahlak standardı yerleştirip kerteriz noktası bellemeye başlıyoruz.
Hatadır, hatta tuzaktır. Sosyalist hareket – doğal ve taban kelimelerini
bilinçli bir şekilde kullanmıyorum – vicdanlılara değil, maddi çıkarları
peşinde koşanlara bel bağlamak durumundadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder