20. yüzyıl distopik
filmlerinin kötü gelecek için zaman vermeye kalktıklarında attıkları
tarihlerdeyiz. Bir yandan distopik bir gerçekliğin içindeyiz, öte yandan mevcut
kaosun arkasında bizim gibilerin düzeni rayından çıkartmalarının yattığını
öğreniyoruz. İlginç zamanlardan geçiyoruz.
15 temmuz geceyarısına
doğru Türkiye’deki bütün operatörlerin kısa süreyle devreye soktuğu mesaj bir
distopya sahnesinin bizzat oturma odasında yaşanmasına neden oldu. Türkiye’nin
özgünlüklerinin benzerliklerinden daha az olduğunu, en azından yüzyıllardır Türkiye
coğrafyasındaki gelişmelerin bölgesel-küresel dinamiklerle içsel olarak
bağlantılı olduğunu akılda tutmazsak yaşadığımız kabus bize has görünecektir.
Oysa kıyamet sonrasına
dair senaryoların günümüz kaosunun yanında yeterli malzeme sunmadığı artık bilimkurgu ve distopya yazarları tarafından dillendiriliyor. İklim değişikliği nedeniyle 21. yüzyıl sonuna kadar insanlığın hatırı sayılır kısmının ortadan kalkışı (kıyamet) konuşuluyor. 2016 yılının dünya
tarihindeki en kötü yıl olduğuna dair popüler kampanyalar bu hissin sosyal medya
ile kendi cemaatine daha fazla gömülmüş ancak bir o kadar da küresel bilgi
akışlarına bağlanmış insanların hissiyatı olduğunu gösteriyor.
19. yüzyıl sonunda kuraklığın
vurduğu Hindistan’da milyonlarca kişi kıtlık nedeniyle öldü. El Nino Güney
Salınımı'ndan kötü etkilenen ve kuraklıkla kavrulan bir Hint altkıtası parçasında,
gözünün önünden geçen trenlerdeki ürünlerin son durağının Londra olduğundan
habersiz köylü, yanı başında çocuklarını ya da komşularını yiyenleri görecek
kadar yaşayabilirse eğer tek düşüncesi bütün bir köyün ya da bütün bir toplumun
lanetlendiği olurdu. Aslında distopik sahneler için 21. Yüzyıl başlangıcını
beklemeye gerek yoktu. Her ne kadar popüler kültür, 20. Yüzyılın ikinci
yarısında tek bir düğmeye basan muktedirin eylemiyle bildiğimiz dünyanın sonunu
tahayyül edebilir hale geldiyse de – ve bu çok sayıda post-apokaliptik hikayeye
kaynaklık ettiyse de – kıyamet her daim yanı başımızda. Süreğen ve belirgin.
Gündelik mücadelemizi ya
da dar kapsamlı çıkarımızı meşrulaştırmak için her zaman başını çıkartan bir kaos ve belki bunun
karşısında kısa süreli/göreli dinginlik – huzur dönemleri tasvirine ihtiyaç
duyuyoruz. Bir şeyler yolunda gitmiyor ya da kaygılanıyorsak aslında
olanlar birkaç yılda olanlara, birkaç kişinin, birkaç ülkenin yaptıklarına bağlı deniliyor. Bu
perspektiften bakıldığında karizmatik kişilere, ölüm saçan siyasal yapılanmalara
yaltaklanmaya uzansa da çözüm mümkün. Normal gidişat = düzen. Düzen, normal
olan çünkü. Normale dönmek tercih edilesi, kırılan yumurtalar yol zayiatı.
Bu yaygın düşünüş aslında bir yandan da zulmü,
kaosu ve ölümü sıradanlaştırıyor. Doğaya ve etrafımızda olup bitene esasen bir
düzen atfetme isteğiyle birleştiğinde çift yönlü bir körlük yaratıyor: Bir
yandan olup biten ve çektiğimiz sıkıntılar doğal düzenin bazı hainler
tarafından rayından çıkartılmasıyla ortaya çıkıyor. Diğer yandan dünyanın
çivisi çıkmış olduğu için yapılması gereken kendi başının çaresine bakmak
oluyor. Büyük felaket senaryoları nasıl gündelik mücadele ve direnişleri
anlamsız kılacak bir mukadderat barındırıyorsa, mevcut düzenin ortadan esasen birileri
nedeniyle kalkmış olduğu yönlü politik-toplumsal körlük düzen sağlama adına
yapılacak her türlü gayrımeşruluğu normalleştiriyor.
Dikkat edilirse mesele
Türkiye ya da buradakiler değildir. Bizim belki daha yoğun hissettiklerimiz,
dünyada geniş bir ağdaş kitle tarafından paylaşılmaktadır.
Ayrıca tartışılacak birkaç
husus şunlar olabilir:
Neden bir düzen yokken,
varmış da bozulmuş ya da
bozulabilirmiş gibi davranıyoruz? Doğaya, doğada olmayan düzen ve uyum atfetme
isteğinin kökenlerinde ne yatıyor?
Felaket insan
yapımı ve toplumsal iken (19. Yüzyıl sonunda Hint köylülerini El Nino değil, gıda depolama
yönteminin kaybolması ve sömürgeleştirilmiş ülkede ihtiyaç değil pazar için
üretim öldürdü) bunu nasıl doğallaştırıyoruz, doğal felakete dönüştürüyoruz? İlkiyle
bu, bir arada nasıl var olabiliyor?
Basılı-basılmayan
kitapların yasaklandığı, big brother
bir zat tarafından vaaz verilen, vatandaşlarının hareketleri izlenen,
şüphelilerininki fişlenen bir ülkenin distopik atmosferi nasıl oluyor da doğa
harikası / cennet vatan olarak pazarlanabiliyor? Bunun kaosun ve zulmün, süreklilikleri
nedeniyle doğallaştırılmaları ve düzenin bizzat kendisi olarak tarif edilmeleri
ile bir bağlantısı var mı?
Mesele derin, dahası
sonra.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder