30 Temmuz 2017 Pazar

Düzenin kıyamı, distopyanın pazarlanması

20. yüzyıl distopik filmlerinin kötü gelecek için zaman vermeye kalktıklarında attıkları tarihlerdeyiz. Bir yandan distopik bir gerçekliğin içindeyiz, öte yandan mevcut kaosun arkasında bizim gibilerin düzeni rayından çıkartmalarının yattığını öğreniyoruz. İlginç zamanlardan geçiyoruz.

15 temmuz geceyarısına doğru Türkiye’deki bütün operatörlerin kısa süreyle devreye soktuğu mesaj bir distopya sahnesinin bizzat oturma odasında yaşanmasına neden oldu. Türkiye’nin özgünlüklerinin benzerliklerinden daha az olduğunu, en azından yüzyıllardır Türkiye coğrafyasındaki gelişmelerin bölgesel-küresel dinamiklerle içsel olarak bağlantılı olduğunu akılda tutmazsak yaşadığımız kabus bize has görünecektir.

Oysa kıyamet sonrasına dair senaryoların günümüz kaosunun yanında yeterli malzeme sunmadığı artık bilimkurgu ve distopya yazarları tarafından dillendiriliyor. İklim değişikliği nedeniyle 21. yüzyıl sonuna kadar insanlığın hatırı sayılır kısmının ortadan kalkışı (kıyamet) konuşuluyor. 2016 yılının dünya tarihindeki en kötü yıl olduğuna dair popüler kampanyalar bu hissin sosyal medya ile kendi cemaatine daha fazla gömülmüş ancak bir o kadar da küresel bilgi akışlarına bağlanmış insanların hissiyatı olduğunu gösteriyor.

19. yüzyıl sonunda kuraklığın vurduğu Hindistan’da milyonlarca kişi kıtlık nedeniyle öldü. El Nino Güney Salınımı'ndan kötü etkilenen ve kuraklıkla kavrulan bir Hint altkıtası parçasında, gözünün önünden geçen trenlerdeki ürünlerin son durağının Londra olduğundan habersiz köylü, yanı başında çocuklarını ya da komşularını yiyenleri görecek kadar yaşayabilirse eğer tek düşüncesi bütün bir köyün ya da bütün bir toplumun lanetlendiği olurdu. Aslında distopik sahneler için 21. Yüzyıl başlangıcını beklemeye gerek yoktu. Her ne kadar popüler kültür, 20. Yüzyılın ikinci yarısında tek bir düğmeye basan muktedirin eylemiyle bildiğimiz dünyanın sonunu tahayyül edebilir hale geldiyse de – ve bu çok sayıda post-apokaliptik hikayeye kaynaklık ettiyse de – kıyamet her daim yanı başımızda. Süreğen ve belirgin.

Gündelik mücadelemizi ya da dar kapsamlı çıkarımızı meşrulaştırmak için her zaman başını çıkartan bir kaos ve belki bunun karşısında kısa süreli/göreli dinginlik – huzur dönemleri tasvirine ihtiyaç duyuyoruz. Bir şeyler yolunda gitmiyor ya da kaygılanıyorsak aslında olanlar birkaç yılda olanlara, birkaç kişinin, birkaç ülkenin yaptıklarına bağlı deniliyor. Bu perspektiften bakıldığında karizmatik kişilere, ölüm saçan siyasal yapılanmalara yaltaklanmaya uzansa da çözüm mümkün. Normal gidişat = düzen. Düzen, normal olan çünkü. Normale dönmek tercih edilesi, kırılan yumurtalar yol zayiatı.

Bu yaygın düşünüş aslında bir yandan da zulmü, kaosu ve ölümü sıradanlaştırıyor. Doğaya ve etrafımızda olup bitene esasen bir düzen atfetme isteğiyle birleştiğinde çift yönlü bir körlük yaratıyor: Bir yandan olup biten ve çektiğimiz sıkıntılar doğal düzenin bazı hainler tarafından rayından çıkartılmasıyla ortaya çıkıyor. Diğer yandan dünyanın çivisi çıkmış olduğu için yapılması gereken kendi başının çaresine bakmak oluyor. Büyük felaket senaryoları nasıl gündelik mücadele ve direnişleri anlamsız kılacak bir mukadderat barındırıyorsa, mevcut düzenin ortadan esasen birileri nedeniyle kalkmış olduğu yönlü politik-toplumsal körlük düzen sağlama adına yapılacak her türlü gayrımeşruluğu normalleştiriyor.

Dikkat edilirse mesele Türkiye ya da buradakiler değildir. Bizim belki daha yoğun hissettiklerimiz, dünyada geniş bir ağdaş kitle tarafından paylaşılmaktadır.

Ayrıca tartışılacak birkaç husus şunlar olabilir:

Neden bir düzen yokken, varmış da bozulmuş ya da bozulabilirmiş gibi davranıyoruz? Doğaya, doğada olmayan düzen ve uyum atfetme isteğinin kökenlerinde ne yatıyor? 

Felaket insan yapımı ve toplumsal iken (19. Yüzyıl sonunda Hint köylülerini El Nino değil, gıda depolama yönteminin kaybolması ve sömürgeleştirilmiş ülkede ihtiyaç değil pazar için üretim öldürdü) bunu nasıl doğallaştırıyoruz, doğal felakete dönüştürüyoruz? İlkiyle bu, bir arada nasıl var olabiliyor?

Basılı-basılmayan kitapların yasaklandığı, big brother bir zat tarafından vaaz verilen, vatandaşlarının hareketleri izlenen, şüphelilerininki fişlenen bir ülkenin distopik atmosferi nasıl oluyor da doğa harikası / cennet vatan olarak pazarlanabiliyor? Bunun kaosun ve zulmün, süreklilikleri nedeniyle doğallaştırılmaları ve düzenin bizzat kendisi olarak tarif edilmeleri ile bir bağlantısı var mı?

Mesele derin, dahası sonra.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma