Hazine
Müsteşarlığı’nın kendisine yönelik eleştirilere cevaben 1 Kasım’da “Borç ve
Nakit Yönetimine İlişkin Basın Açıklaması” gerçekleştirmesinin ardından kısa
süreli bir tepki bombardımanı yaşandı. Ekim sonunda yayımlanan 2018 finansman
programını ile birlikte değerlendirildiğinde bu belge Hazine Müsteşarlığı’nın
konumu açısından önemli göstergeler sunuyor.
Hazine’de görev
almış ve 1990’ların çalkantısını yaşamış, 2001 krizi sonrasındaki programın
uygulanmasında da görev almış çok sayıda Hazineci ve ekonomi gündemi yorumcusu
Hazine’nin basın açıklaması karşısında şaşkınlıklarını gizleyemediler. Haklı
oldukları bir nokta bulunuyor. Ancak görmedikleri-sormadıkları ve borç
yönetimine ilişkin temel bir sorun da mevcut. Bu yazıda ikisine de değinmeye
çalışacağım.
Hazine Nakit Gerçekleşmeleri
Önce 2017 yılı
Ocak-Ekim verilerine bakarak hazine nakit gerçekleşmelerine değinelim.
Bir önceki
yılın aynı zaman aralığı ile yapılan karşılaştırma Hazine’nin nakit açığının
neredeyse ikiye katlandığını ifade ediyor. Bu dönem zarfında Hazine bu açığın
da ötesinde borçlanarak 73,5 milyar TL’nik net borçlanma gerçekleştirdi. Bu
rakam Eylül ayı başında 50 milyar TL’yi aşmıştı ve aşımın anlamı aynı zamanda
Türkiye’de Hazine’nin 4749 yasalaştıktan sonra ikinci kez borç limitini
aştığını gösteriyordu (bu noktaya aşağıda değineceğim).
Hazine kısaca,
bir süredir açığının çok üzerinde borçlanıyor. Yıl içinde ödenen borca karşın
alınan borca ilişkin bir gösterge sunan iç borç çevirme oranı aylık bazda yüzde
150’nin üzerine yaz aylarında çıkmış, bu yıl sonunda oranın yüzde 120’lerde
kalacağı netleşmişti.
Dolayısıyla,
hem verilen açık 2017 bütçesinde öngörüleni bir hayli aşıyor, hem de Hazine
borç yönetimiyle, bir anlamda “gereğinden” çok daha fazla borçlanarak
Türkiye’de faizlerin düşmesini zorlaştıran bir şekilde para piyasalarına
müdahalede bulunuyor.
Finansman stratejisi mi kaldı?
Bu tarz bir
limit aşımı birden fazla sorun doğurmakta. Sorunun çözülmesi için hükümetin
önlemi 22 Eylül’de Bakanlar Kurulu kararı ile yasada öngörülen borç limitinin
yüzde 5’lik (ve sonra tekrar yüzde 5’lik) artışını karar altına almak oldu. Bu
tarih itibarıyla dahi Bakanlar Kurulu’nun artırımı ile çıkan limit aşılmıştı.
Nitekim, yılsonu net borçlanma limitinin 37 milyar daha artırılması için torba
kanun tasarısına bir madde eklendi. Yılsonuna yaklaşırken öngörülen bütçe
açığından neredeyse 27 milyar lira daha fazla borçlanılacağı ilan edildi.
Bu sürecin
yasadışı borçlanmayı uzun bir süre sürdürme, çözmeye kalktığında bunu bütçe
hakkını gasp ederek yapma gibi absürtlükleri bulunuyor. Hazine bu fazla parayı
Varlık Fonu’na aktarabilir, ödenek üstü harcamaları karşılayabilir ya da
finansal koşulların sıkılaşması karşısında 2018’de kullanabilir vb.
Ancak eski
Hazinecileri çileden çıkartan nokta (haklı oldukları yer de burası) Hazine’nin
basın açıklamasında bu olanları son derece normal prosedürlermiş gibi tarif
etmesi ve tabi olduğu yasayı çiğnemeyi sıradanlaştırması oldu. Hazine’ye göre
“… net borçlanma limitinin… dinamik yapısı nedeniyle limite ilişkin
değerlendirmelerin, tüm resmi görecek şekilde mali yıl sonunda yapılması
gerekmektedir.” Ayrıca “Hazine Müsteşarlığı’nın belli bir andaki nakit
rezervine bakarak nakit seviyesinin düzeyine (yeterli/yetersiz) ilişkin bir
çıkarımda bulunmak mümkün değildir”.
Kısacası Hazine
yılsonunda görüşelim dedi ve nakit gerçekleşmelerine dair kamuoyunun yorumda
bulunmasını baştan mahkum etti. Oysa borç limiti bir dönem aşılıp sonra da herhangi
bir mevzuat değişikliğiyle aşılmamış gösterilebilecek bir şey değil. Limitin
aşılması durumunda – bu aşım gerçekleşmeden önce – konunun Meclis’te
tartışılması ve ek bir bütçenin geçmesi gerekiyor. Ayrıca Hazine’nin nakit
rezervlerini olağan dışı bir şekilde artırması ya da azaltması Türkiye’deki
faiz oranları yanı sıra temel makroekonomik göstergelere ilişkin birçok alanda
veri ve girdi sunuyor. Bu konuya dair çıkarımda bulunmayı anlamsız sayan Hazine
absürtlüğü sıradanlaştırmaya çalışıyor.
Hazine’nin
basın açıklamasından alınan iç borç çevirme oranı tablosu uzun dönemli trendin
yukarı yönlü olduğu ve yıllardır borç stokunu azaltan Hazine’nin hızla borç
stokunu artırmaya başladığını ifade etmek için yetersiz kalıyor. Eski
Hazinecilerin kızgınlığı burada yatarken, benim onlara yönelik eleştirimin bir
unsuru da buradan kaynaklanıyor. Eski ve o zaman Hazine’de çalışan
teknokratlarla yaptığım görüşmelerde 2011 yılında sıklıkla sorduğum soru şuydu:
“Hazine’nin borç limitini aşması, siyasal amaçlarla borçlanması mümkün değil
midir? 1990’lardakine benzer borçlanma bir daha görülmez mi?” Bu sorunun yanıtı
standart bir “geçti o günler” şeklindeydi.
Oysa devlet
aygıtı içindeki bir kurum olarak Hazine’nin bütün özerk yapısına karşın
kurumlar arasındaki ve bir bütün olarak devletteki dönüşümden nasiplenmemesi
düşünülemezdi. Başka yerlerde tartıştığım bu hususu detaylandırmıyorum. Ancak
siyasal çıkarların teknik anlamda özerkliklerini temin etmiş devlet kurumlarını
etkilemeyeceği düşüncesi eski Hazinecilerin yumuşak karnını oluşturuyor.
Devlet
kurumları her daim siyasi ideoloji, siyasal çıkar ve mantıkla örülürler.
Varlıkları yasalarla sabitlenmiş göründüğünde, siyasal çıkarlardan azade bir
teknik kurum olarak konumlandırıldıklarında dahi aslında bu siyasal bir duruşu
ve faaliyeti ifade eder.
Mesele borç sorunu ama yarın borç limiti
de bir sorun olabilir
Türkiye’nin 12
aylık dış ticaret açığı 67 milyar dolardan fazla. Uluslararası yatırım
pozisyonu’na bakıldığında net açık miktarının 462 milyar dolar olduğu
görülüyor. Türkiye’nin brüt dış borç stoku da 2017 sonbaharında 432 milyar
doları aştı. Özel sektörün kısa vadeli borç miktarı bu çalkantılı dönemlerde
yönetiliyor olsa da halen çok yüksek. Kısacası bütün veriler dış finansman
gereksiniminin yüksekliğine işaret ediyor. Siyasal iktidar hem bunu sağlamaya
çalışıyor, hem de ekonomiyi daha da ısındırmak için kamu harcamalarını
kullanmayı tercih ediyor.
Muhtemel
aktarımlar (örn. Varlık Fonu), 2018’deki kredi zorluklarına karşı önlem vb.
eklenince ve verilere bakıldığında Hazine’nin fazla borçlanması için bir tercih
yapıldığı görülüyor. Ancak adını doğru koyalım: Bu siyasi bir tercihtir.
Türkiye’nin toplam borç sorununu ağırlaştırabilecek bir risk barındırmaktadır. Söz
konusu risk sadece kısa dönemli tercihlerin değil aynı zamanda Türkiye
ekonomisinin yapısal sıkıntılarının ürettiği bir sonuçtur.
Nasıl 4749’la
getirilen borç limiti ve “siyaset dışılaştırma” çabası bir siyasi tercihin
ürünüyse Hazine’nin iktidar savunusu ve mevcut “fazla borçlanma” da öyledir.
Tartışmada öne çıkmayan, deyim yerindeyse atlanan husus budur.
Üstelik bu
noktada da kalmamamız gerekiyor. AKP sonrası dönemdeki bir iktidar, sosyal
adalet amacıyla kamu harcamalarını arttırmaya kalktığında bu kez AKP artıkları
ve neoliberaller hep bir ağızdan borç limitinin aşılmakta olduğunu
dillendirmeye başlayabilirler. Türkiye’de kamucu bir perspektifle eşitlikçi
ekonomi politikaları uygulanmasının önüne bizzat yasal mevzuat dikilebilir. Bu
sıkıntıyı aşmanın yolu borç yönetiminin her daim siyasi bir sorun olduğunu
bilmekten geçiyor. Dokunulmaz addedilen borç limiti aşıldığı için koparılan
vaveyla, kalkınmacı ya da eşitlikçi bir programda borç limiti ya da kurallı
borç yönetiminin yeniden tanımlanması gerektiği yönlü bir argümanla birleşmezse
kuru bir “kurallı liberalizm anlatısı”na yol açar. Hem liberal kuralcılığı aşmaya
çalışmakta hem de halkın iktidar organlarının AKP döneminde yaratılan yükü
hangi mekanizmalarla bu yükü yaratanlara ödetebileceğini düşünmekte fayda var.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder