Merkez Bankası’nın enflasyon hedeflemesi batağında para politikası aracı olarak kullanabileceği çok fazla seçeneği yok, sadece açık piyasa işlemleri (APİ) ve zorunlu karşılık oranları. Döviz alım satımı, likidite üzerinde etkide bulunmasına ve MB rezerv birikimi gerçekleştirmesine karşın etkin bir araç olarak kullanılmamakta. Reeskont kredileri ise geçmişin politika aracı olarak görülüyor. Belirli bir sektöre, senetlerinin MB tarafından satın alınması aracılığıyla destek verilmesi MB’nin bir kalkınma bankası olarak kullanıldığı dönemlerde kalmış görünüyor.
Sermaye hareketlerinin serbest olduğu Türkiye’de, tsunami gibi akan sermayeyi denetlemeye kalkmayacak bir para otoritesi APİ’ler ve zorunlu karşılık oranları aracılığıyla para arzını kontrol etmeye çalışacaktır. Doğrudan alım-satım, repo ve ters repo işlemleri ile piyasadan devlet iç borçlanma senedi (DİBS) toplamak ya da piyasaya DİBS vermek para otoritesine her koşulda çekici gelmeyebilir. TCMB, APİ aracılığıyla borçlanma imkanı tanıdığı bankalara sunduğu imkan çerçevesinde belirlediği faiz oranı ve gecelik borç verme faiz oranı ile bankaların kendisinden borç almasını zorlaştırıyor.
Bir yandan da bankaların mevduat munzam karşılık oranlarını arttırarak, kredi genişlemesini ve dolaylı olarak ekonomik büyümeyi yavaşlatmayı arzuluyor. Bankaların isyanı karlılık oranlarının bu kararlar neticesinde azalmasından. Henüz tüketici kredisi faiz oranlarına ciddi bir şekilde yansımayan bu kararların bankaları uzun vadeli düşünmeye ve sınai kredilere odaklanmaya teşviki mümkün mü? Burada MB’nin devlet-finans rabıtasının odağında yer almasına karşın izlediği politikalar ve hükümetin yönelimi ile popüler sol jargonda finans-kapital olarak adlandırılan çevreler arasında bir çıkar çatışması mı söz konusu?
Finansal işlemlerden elde ettikleri getirinin bir kısmını kriz sonrasında hükümetin sermaye girişlerine karşı aldığı tek önlemle yitiren bankaların itirazının kamuoyu önünde daha kısık sesli gerçekleştiğini, sermaye borazanlarınınsa sermaye hareketlerinin kontrolünün dahi düşünülebileceğini – IMF’nin yükselen piyasalar için böyle bir seçeneği 2007-2009 krizi sonrasında kabul etmesi de cabası – söyleyerek bu itiraz görevini üstlendiklerini söyleyebiliriz. Çıkar çatışması kapitalist devletin harcıdır. Çatışmanın finansal sektörün kayıplarının toplumsallaştırılması üzerinden çatılmış rabıtayı yerinden oynatacağı ya da farklılaştıracağını söylemekse mümkün değil. Dikkat edelim: kayıpların artması değil bankaların elde ettiği getirinin sermaye hareketleri karşısında eli kolu ideolojik formasyonu nedeniyle bağlı hükümet tarafından kriz kaygısı nedeniyle azaltılması söz konusu. Böyle bir bağlamda ekonomiden sorumlu devlet bakanının anımsattığı "polisiye tedbir" pembe panter filmlerini aratmayacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder