Hükümetin adamları artık her yerde gibi düşünmeye başlayacaksak ve kuvvet komutanlarının istifasını yeni bir ordunun oluşturulması ya da varolan ordunun tamamen AKP’yle uyumlu hale getirilmesi şeklinde okuyacaksak bir sonraki adım 12 Eylül 2010, 12 Haziran 2011 ya da istifa günü 29 Temmuz 2011’in bir milat olarak görülmesi olabilir. Geniş ölçekli gelişmelerden azade bir siyasal-ideolojik alanın varlığı düşüncesi ve bu alandaki manevralar üzerinden dönemlendirmenin getirdiği bir zayıflıktan başka bir şey değil aslında sürekli bir milat aramak ve şimdi her şey değişti şeklinde düşünmek.
Büyükanıt’ın 27 Nisan’ından başlayarak Erdoğan’ın kalıcılığını tescil eden Temmuz 22’si ve Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden referanduma kadar uzanan sürenin, belki de istifalara kadar uzatılabilecek bir dört yıllık dönemin siyasal tarihini sınıfsal talepler ve siyasal savrulmalar üzerinden tartışmak çok öğretici ve eğlenceli olacaktır. Bonaparte’ın 18 Brumaire’i tadında bir yolculuk... Ancak dönemlendirme konusunda başka bir tutamak noktası belirlemek gerekiyor. Bu organikleşemeyen kriz hali ve ve emeğin toplumsal gücünün kontrol altına alınması süreci ile ilişkilendirilerek yapılmalı.
Türkiye’de otoriter bir yönetim anlayışıyla neoliberal yönelimin birlikteliğinin damga vurduğu, darbe sonrası oluşturulan ve o sıralarda daha emekleme dönemindeki yapı, krizini 1980’lerin sonunda yaşadı. 1980’lerin ortasında eylemleri ses getirmeye başlayan silahlı Kürt hareketinin kendi dışındaki yapılanmaları tasfiyesi ve tekelci bir konum edinmesi 1990’ların ortasını bulduysa da 1990’ların başında bölgenin kontrol edilemeyeceği algısı Hizbullah gibi örgütlerin devreye sokulması ve paramiliter-faşist uzantıların tekrardan aktif istihdamına yol verdi. 89 Bahar eylemlerinin ve işçi sınıfı hareketliliğinin parlamentoda yeni bir koalisyon oluşturulmasına zemin hazırlama ötesinde bir sonuç getirmediğini ve hareketin kendi iç çelişkilerine gömülmesinin sol içi bitmeyen tartışmalara yeni ampirik malzeme sağladığını söylemek bir abartı olmayacaktır. Silahla bastırılmaya çalışılan silahlı hareket ve aslında bu şekilde yönetilmek istemediğini beyan eden belirli bir kesimin karşılarında kendilerini yönetmekten çok yok etmeyi düşünenleri bulmasının karakterize ettiği organikleşemeyen kriz uzun zamandır bizimle ve bir yere gittiği yok.
Siyasal iktisadi krizler ve hak kayıplarına karşı verilen güçlü mücadele, örneğin kamu çalışanları sendikalarının önünü açmış olsa da 1990’lar boyunca ya da 2001 krizi sonrasında bir kalkışmaya ya da somut bir alternatif arayışına yönelmedi. Bu dönem zarfında sayıları milyonları bulanların gerçekleştirdiği kitlesel göç, tehcirin siyasal ve askeri zorla olan ilişkisi düşünüldüğünde krizin şiddetle “idare edilmesi”nin ifadesi olarak da görülebilir. Yardım mekanizmalarına biat eden muhafazakar yığınlar ve proleterleşen Kürtler bu resmin önemli parçalarını oluştururken sürekli kriz hali ve sürekli olarak bu krizin idare edilmesini gördük.
Önerim ekonomik çevrimler üzerinden ya da siyasal parti iktidarlarının süresi üzerinden bir dönemlendirme yapmaya girişenlerin çalışmalarında belirtilen tarihlerin sürekli olarak bizimle birlikte olan kriz halini görmemiz önünde engel teşkil edebileceğinden hareketle başka bir dönemlendirme yapmak. Bu dönemlendirmede son otuz yılı bir bütün olarak almak ve eğer farklılaşmalardan bahsedilecekse 1980’lerin sonundan itibaren 1980’dekini bir fersah öteye götüren yeni bir kopuştan bahsetmek. Son otuz yıldaki süreklilik içinde çok sonraları uzun erimli bakıldığında bütün süreci tanımladığı iddia edilebilecek kopuş bu dönemde gerçekleşti. Neoliberal strateji, büyüme, sınırlı demokrasi, baskı zincirinde ifadesini bulan formüllerin tutmadığının anlaşıldığı ancak çarenin daha fazla neoliberalizm, finansal derinleşme, baskı ve katliam olarak anlaşıldığı ve son yirmi yıldaki - hadi biraz abartarak ifade edeyim - bütün travmalarımızın temelinin atıldığı 1980’leri aynı dönemin içinde ele almakla birlikte bir kenara koyalım. Finansal serbestleşme ve oynaklık, siyasal krizler ve reformlar, irredentizmin tam hakim olamadığı ancak şebekeler üzerinden pipisini amcalara gösteren çocuk misali gücünü göstermeye meraklı yayılmacı bir dış politika yönelimi, kağnı arabasınınkinden yüksek hızlı tren seviyesinde bir hıza erişen özelleştirmeler, mükerrer iktisadi krizler, doludizgin güvencesizleştirme, sınırlandırılmış demokrasinin dikiş tutmaması ve her anayasa değikliğinin tutmayacak yeni dikişler atması, piyasanın alternatifsizliği düşüncesinin geniş kitlelerce kabulü ve savunuculuğu, sınırlandırılmış katliamlar, sınırlandırılmamış katliam girişimleri... hala bu dönemin içindeyiz. Bütün toplumsal travmalarımız sanki 12 Eylül paltosundan çıkıyor.
Milat aramayalım. Ne de olsa Minerva’nın baykuşu alacakaranlıkta uçarmış.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder