Erdoğan’ın demeçleri bence başbakanın ruh haline uygun bir şekilde resmi olmayan başlıklarla verilmeli. Mesela faiz lobisine sert çıkarız demiş başbakan, bence bunu başbakan faizcileri dövecek diye kullanmak zamanın ruhuna uygun. Hem her şeyin kontrol altında olduğu imajı da güçlenir. Ne de olsa Türkiye’de para ve maliye politikası üretenler elleri kolları bağlı iken her şeye kadir görüntüsü vermeyi çok seviyorlar. Oysa Merkez Bankası’nın politika faizi belirleme ve faiz koridoru üzerinden kredi arzına müdahale etme stratejisinde ve döviz ihalelerinde bir çıkmaz söz konusu. Bunun maliye politikasına yansımasını düşünürsek, dolaylı vergilerin, vergi gelirlerinin yüzde 70’ini oluşturduğu bir ortamda gelir kaynağı yaratmaksızın ekonomiyi yavaşlatma peşindeki hükümet daha fazla bütçe açığı vermeyi göze almış durumda görünüyor.
Ancak bu mutlak bir yavaşlama hedefi değil. 2012 için yüzde 2 civarındaki büyüme tahminleri hükümeti memnun etmiyor. Aslında cari açığın kontrol altına alınması, enflasyonun yüzde 5 civarına düşürülmesi, bunları yaparken işsizliğin ve kamu borç stokunun artışının engellenmesi – bu da ancak yüzde 3-4 ve hatta üzeri büyümeyle mümkün – gibi çok sayıda hedef bir arada dillendiriliyor. Ekonomideki en büyük sorun cari açık, bunu şirketler kesiminin borçluluğu takip ediyorken bir de faizlerin yükselmesi eklendi. Türkiye’nin net kamu borcunun risk primi benzer “yükselen piyasa” ülkelerine nazaran daha yükseklerde olması da faizlerin yükselmesi ile de ilişkisi olan bir başka unsur olarak not edilebilir.
Ekonominin yapılanmasını temelden değiştirmeksizin, cari açığı para politikası önlemleriyle kontrol altına almaya çalışırken faizlerin yükselmesi TL’nin değerlenmesini getirecek. Bu değerlenmenin daha fazla ithalat demek olduğunu biliyoruz. Faizlerin düşürülmesi bir hedef olarak dillendirilse de kısa vadede mümkün görünmüyor ve ancak küresel ölçekte likidite bolluğuna bağlı. Zaten tüketici kredilerindeki patlamayı kontrol altına almakla uğraşan ekonomi politikası yapıcıları, kredilerin hızlı artışını engellemek için bankacılık düzenlemelerine kafa yormaktalar. Kredi kartlarına tek limit uygulaması da bu tarz bir düzenleme olarak gündemde.
Şirketler kesiminin borçluluğu ile birlikte ele alındığında Türkiyeli girişimcilerin “küresel rekabet okulu mezunu” olduğu gibi düşünceler pek anlam taşımıyor. Şirketler artan borcu çevirmeyi ve yeni kredi kanalları açmayı bugüne kadar becermiş olsa da erken kapitalistleşen ülkelerde parasal genişleme yaşanmadan bu borcun artarak çevrilmesi söz konusu olmayacaktır. Verili koşullar altında faizlerin yükselmesi dolaylı olarak TL’nin dolar karşısında değerini koruyarak yabancı para cinsinden borçlanmayı kolaylaştıracak, ancak cari açık sorunu nedeniyle sermaye çıkışlarına karşı var olan genel kırılganlığı katlayacak bir önlem. TL değer kaybedecekse de bunun son derece kademeli bir şekilde gerçekleştirilmesi gerekiyor ki yabancı para cinsinden yükümlülükler ve şirketler kesiminin açık pozisyonu genel bir ekonomik çalkantıya yol açmasın. MB’nin sterilize edilmiş döviz satışı da piyasadan yüklü miktarlarda TL çekilmemesi için uygulanıyor.
Faiz yükselişi ile ilgili komplikasyonlara, artmaya devam eden ve Türkiye’nin ödediği risk primi düşünülünce 2001 sonrasına göre başa çıkılabilir ancak belirsizlik ortamında baş ağrıtabilir kamu borcunu eklemek gerekiyor. Kriz döneminde düşük faiz ve uzun vadeli borçlanmayı becerebilmiş olan Hazine’dekiler ne kadar senaryo oluştururlarsa oluştursunlar, istikrarsızlık ortamında bir ülkenin kredi temerrüt takası baz puanı birkaç günde birkaç yüz puan birden fırlayabiliyor. Şirketler kesiminin kırılganlığı göz önünde bulunduğunda buradan gelecek olan bir daralmanın ve genel olarak hasıla daralmasının yaratacağı mali baskı karşısında Hazine’nin rahat borçlanabilmesi yine uluslararası alanda likidite genişlemesine bağlı görünüyor. Ancak yine de olası bir daralma öncelikle şirketler kesiminden ve sermaye çıkışı ile TL’nin değer yitirmesi sonucu yabancı para cinsi yükümlülüklerin karşılanamamasından başlayacaktır.
Bir bakıma Türkiye’deki çevrimin 2002-2007 arasındakine benzer şekilde devam etmesi savaş ve dolayısıyla askeri harcama, erken kapitalistleşmiş ülkelerde parasal genişleme ve yeni kredi balonlarının oluşmasına bağlı. Faizlerin düşürülebilmesi ve kamu borcunun sürdürülebilirliği verili ekonomik koşullarda ekonomi politikası belirleyenlerin yaratıcılığından çok uluslararası ölçekte parasal genişleme ve Türkiye’ye sermaye girişinin devam etmesi ile ilgili. Buna karşın TL’nin birden değil de kademeli olarak değer kaybetmesi (ekonominin yapısı nedeniyle döviz yetersizliği göz önünde bulundurulduğunda) hatta değerini koruması ancak MB döviz ihaleleri ile sağlanıyor. Ortada net bir politika yok. MB’nin para politikası etrafında dönen tartışmanın tarafları enflasyon hedeflemesinin dışına taşarak döviz kuru hedefinden bahsedilmesi ve faiz koridorunun kullanılmasını yorumlamaya çalışırken yapılanın günü kurtarmaktan başka bir şey olmadığını atlıyor. Eğer buna bir politika tanımı getireceksek finansal piyasalar ve ekonomideki gelişmelere bağlı olarak geçici tedbirler uygulama politikası diyebiliriz. Kasımpaşalılıkla ilgili bir sıfat da düşünmek gerekecek. Ne de olsa önümüze gelene bin tekme…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder