Devlet biçiminde değişiklik ne demektir? Kapitalist devlet üzerinden yapılan bir dönemlendirmenin siyasal bir konum alırken kullanılabilmesi için hangi alanlara dair gözlemlerin çözümlemenin içine katılması gerekir? Bunlar devlet kuramı üzerine kafa yoranların uğraşmaya devam ettikleri sorulardan birkaçı. Bir de AKP döneminde yeni bir evreye girip girmediğimize dair, Türkiye’de devlet aygıtı ve rejimin niteliğinde bir değişme olup olmadığına dair sorular var.
Meslekten siyaset bilimci olmanın uzantısı olarak memleket gündemine dair burada düzensiz de olsa notlar almaya çalışıyorum. Birkaç ay önce Türkiye siyasetinin son onyıllarına ilişkin, bilhassa AKP’nin seçim başarıları üzerinden dönemlendirme yapmaya kalkacakların aynı dönemin içinde olduğumuzu bir kenara not etmeleri gerektiğini yazmışım: “Finansal serbestleşme ve oynaklık, siyasal krizler ve reformlar, irredentizmin tam hakim olamadığı ancak şebekeler üzerinden pipisini amcalara gösteren çocuk misali gücünü göstermeye meraklı yayılmacı bir dış politika yönelimi, kağnı arabasınınkinden yüksek hızlı tren seviyesinde bir hıza erişen özelleştirmeler, mükerrer iktisadi krizler, doludizgin güvencesizleştirme, sınırlandırılmış demokrasinin dikiş tutmaması ve her anayasa değişikliğinin tutmayacak yeni dikişler atması, piyasanın alternatifsizliği düşüncesinin geniş kitlelerce kabulü ve savunuculuğu, sınırlandırılmış katliamlar, sınırlandırılmamış katliam girişimleri... hala bu dönemin içindeyiz.” Başka bir notta ise hükümete yakın kalemşorlarca “son savaş” olarak pazarlanan baskı-zulüm ve Kürt hareketine karşı operasyon sıklık ve yoğunluğunun arttırılması yöneliminin AKP’nin 2010 referandumu ve 2011 seçimleri sonrası oluşturduğu rejimin ilk savaşı olarak görülmesi gerektiğini ifade etmişim.
Aynı dönemin içinde olduğumuz iddiası yeni bir rejimin içinde yaşadığımız düşüncesiyle bir arada var olabilir mi? Bunun üzerine birkaç kelam etmek isterken Ergin Yıldızoğlu’nun sendika.org’da da yayımlanan “Kapitalist Devlet üzerine Notlar” yazısı karşıma çıktı. “I. cumhuriyet’ten II. Cumhuriyet’e geçiş” üzerine Aydemir Güler’in yazdıklarına (Güler’in Komünist’teki metnine ulaşılamadığı için sol.org’dan şuna ve de şuna bakılabilir) katkı sunma amacındaki metinde, hocam Yıldızoğlu’nun referansları bana tanıdık ve yakın geliyor. Yazıları meraklısına bırakıp (Okuyan’ın benzer bir yazısına da şuradan bakılabilir) derdimi açıklayayım:
Marksist devlet tartışmasına katılanların (bilhassa Nicos Poulantzas, Bob Jessop ve açık Marksistler) kapitalist devlet üzerine yazdıklarını şu şekilde yorumlayarak Türkiye’yi anlamaya çalışmanın uygun olduğunu düşünüyorum: “Devlet biçimi”, devletin, neşet ettiği kaynağa yani bir bütün olarak toplumsal üretim ilişkilerine müdahalesinin yapılandırılmasıyla ilişkili bir kavram. Neoliberal yönelim bu bağlamda Türkiye’deki devlet biçiminin değişimi anlamına geldi ve toplumun bazı kesimlerine otoriter yüzünü daha net gösteren bir demokrasi ortaya çıktı. Bu devlet biçiminin kriz ve konsolidasyonu 1990’ların hikâyesini oluşturuyor. AKP dönemi ise devlet biçimi anlamında bir kopuşa işaret etmiyor. Ancak, devlet biçimi soyutlamasından daha somuta doğru adım atarak bir devlet biçimi altında birden fazla rejim biçiminin ardışık olarak yaşanabileceğini belirtmek gerekiyor. Neoliberal yönelim ve finansallaşan birikimin biçimlendirdiği devlet-ekonomi, devlet-toplum ya da devlet ve toplumsal üretimin örgütlenmesi arasındaki ilişkiler içinde rekabet halindeki rejim biçimleri (kurumsal yapı, organlar arası ilişkiler, mekanizmalar) arasından bir ya da birkaçı daha ön plana çıkabiliyor.
Bu bağlamda 2007 referandumu ile biçimsel olarak yarı-başkanlık rejimine geçiş (rejim biçimi dar anlamda parlamentarizm-başkanlık ikilemine oturtulmamalı) sonrasında 2010 referandumu ile yargının yürütme erkinin istekleri doğrultusunda daha kolay şekillendirilmesinin önünün açılması yeni bir rejimin ortaya çıkmakta olduğunun emareleri olarak görülebilir. Bu emarelere son olarak PKK ile Oslo görüşmeleri sonrasında ve de 2011 seçimleri öncesinde ve sonrasında milliyetçi yönelimin daha da fazla parlattığı tek adamcılık (caudilloculuk) eklendi. Yeni anayasa yazımı sürecinde, bütün devlet aygıtının tepedeki başkan ya da cumhurbaşkanına hesap verdiği, bütün kararların tek adamın danışmanları ve dar kadrosunun incelemesinden geçtiği bir rejim daha da sağlamlaştırılabilir ve hâlihazırdaki uygulamalar yasal ifadelerini bu metinde bulabilir. Türk sağının muhafazakâr-milliyetçi klasik söyleminin bütün veçheleriyle arz-ı endam ettiği bu geçiş ve sağlamlaştırma sürecini “devlet biçimi” değişikliği, “II. Cumhuriyet’e geçiş” vb. gibi adlandırmaktansa bir “rejim biçimi” değişikliği olarak görmek daha yerinde olacaktır. Otoriter yönü oldukça ağır basan, bununla birlikte ve otoriter yönelime uygun bir şekilde demokrasinin çoğunlukçu ve prosedürel özelliklerinin galebe çaldığı 1980 sonrası devlet biçiminden kopuş değildir söz konusu olan. Bahsedilen devlet biçimi içinde, kamu politikalarının oluşturulmasının finansal piyasaların performansına ve tek adamın (ve dar kadrosunun) buyruklarına daha da fazla bağlandığı bir rejime geçiştir yaşadığımız.
Güler'in "II. Cumhuriyet'i" bu değişimi anlamaya yardımcı olmayan, hem köklü değişikliklerden hem de geçişkenlikten bahseden kullanışsız bir adlandırma. Bunun temel nedeni de siyasal-söylemsel tespitlerin sınıfsal stratejilerle bağlantısı kurulmadan devşirilen, parti siyasi konumuna göre de esnetilen bir adlandırma olması. Yıldızoğlu'nun "II. Cumhuriyet" denen heyulayı "devlet biçimi" değişikliği olarak ele alabilir miyiz sorusuna da bugünden net bir yanıt vermek gerekli: Hayır
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder