Bu kamuoyu oluşturma süreci AKP’nin yine Beşir Atalay öncülüğünde, Uludere (Roboski) katliamından önce ve sonra bir açılım hazırlığı içinde olduğu haberleri ile birlikte yürüdü. Açılım olarak pazarlanan ve altı yine boş görünen reformlar aslında bir kamuoyu yoklaması niteliği taşıyor ve tartışılıp geri çekilen onlarca yasal düzenlemenin bir süre sonra tekrar tartışılması ve kısmen ya da tamamen yasalaşması örneklerinde görüldüğü gibi hükümetin manevra alanını koruyarak değişiklikler gerçekleştirmesinin ilk adımlarını oluşturuyor. Her ne kadar İdris Naim Şahin gibi bir alık tarafından akamete uğratılıyor görünse de Sarıkamış’ta tarihin en büyük kurmay hatalarından biri sonucu ölen binlerce insanı anmak için düzenlenen militarist yürüyüşün bir gün boyunca “o soğukta 7 km yürüdü” şeklinde verilmesi Şahin’in henüz harcanmadığını gösteriyor. İ. Şahin’in mecliste Hasip Kaplan’la girdiği söz düellosunun “BDP’lilere haddini bildirdi” minvalinde TRT tarafından sunulması bu savı destekler nitelikte. Buna bir de İ. Şahin’in Türk sağı ve demokrasi arasındaki garip yatak arkadaşlığının özü sözü bir ve bu yüzden de biraz arazlı çocuğu olması durumunu ekleyelim. Kendisinin “son savaş” döneminin İçişleri Bakanı olması ile Beşir Atalay’ın ilk açılım döneminin bakanı olması arasında çok önemli bir fark olduğunu düşünmüyorum. Bazı niyetleri daha açık okumamıza yol açan had bilmezliği ile “bizim Kürtçe konuşmamızı istemeyenler var” diyen Mehdi Eker acizliği arasında bir devamlılık belirtmek dahi mümkün.
AKP denen geniş koalisyonu – isterseniz iktidar bloğu diyelim – parçalamak mümkün görünmüyorsa içerideki çatlaklara mı bakalım yoksa yönetilemez hal alan Kürt meselesi gibi sorunları mı gözleyelim soruları sanıyorum henüz anlam kazanmadılar. Şu yalın gerçek bana çok daha önemli görünüyor: Kürt meselesi bağlamında “son savaş” olarak sunulan şey, başka cephelerle birlikte ele alınması gereken, yeni AKP rejiminin (2010 referandumu ve 2011 seçimleri sonrası biçimlenen rejimin) ilk savaşıdır. Bu savaş’ın sac ayaklarının ilki Kürt sorununda ses çıkaranı hapse tıkmak, muhalif olanı sindirmek, dağdakini öldürmek şeklinde özetlenebilir. İkincisi 12 Eylül anayasasıyla kıyasalanabilir bir şekilde baskıcı olacağı şimdiden belirginleşmiş olan Anayasa yazımında usulen demokratikleşmeye esasen demokratikleşmenin eşlik etmeyeceğinden anlaşıldığı üzere devletin zor aygıtlarının tahkimidir. Bu sayede önce sarsılması, sonrasında da dünya ekonomik krizinin seyrine gore dibe çakılması beklenebilecek rejime karşı emekçi muhalefetin sesinin kısılması ve hatta boğulması umulmaktadır. Sonuncusu bölgesel ölçekte sınırlanacak bir savaşta gurkalık görevi ya da emperyalist efendilerin ipi gevşetmesine bağlı olarak bilfiil askeri müdahale anlamına gelecek olan yayılmacı hesaplardır. Bu, “koalisyon”güçlerine asker temini ve lojistik destekle olabileceği gibi bizzat askeri müdahale ve savaşın örgütlenmesinde rol oynamak biçimini de alabilir. ABD’nin ve AB’nin İran ve Suriye hesapları ve çok bilinmeyenli Ortadoğu denklemi bu sonuncu ayağa nihai şeklini verecektir.
Bir süre once başlayan bu “ilk savaş” hepimizi her zamankinden daha güçlü bir şekilde savaş karşıtlığına davet ediyor.
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&VersionID=7965&Date=22.06.2008&ArticleID=1073629
YanıtlaSil