12 Haziran 2013 Çarşamba

Faiz Hesapları ve Ürken Sermaye

Recep Tayyip Erdoğan, Gezi Parkı direnişi öncesinde de birçok kez dillendirdiği faiz lobisi kavramını, iki haftayı geride bırakan direniş sırasında olayların altında yatan güç odaklarını açıklamak üzere tekrar tekrar kullandı. Türkiye’de faizlerin bir süredir düşüyor olmasının verili ekonomik yapıda Türkiye ekonomisinin kırılganlığını arttırdığını söyleyenlere karşı faiz lobisini dize getireceklerini beyan etmesinden çok uzun bir süre geçtiği sölenemez. Sık tekrarlanan bir kavram olunca ve bir çeviri hatasının ürünü olduğuna yönelik söylenti sosyal medyada yeterince paylaşılınca herkes birbirine daha yüksek sesle sorma ihtiyacı hissetti. Faiz lobisiyle ne kast ediliyor? Ya da başbakan neden faiz lobisinin bir direniş örgütlediğini düşünüyor?


Bu soruların tek bir cevabı yok. Merkez Bankası yöneticiliği yapmış ya da özel bankalarda üst düzey görevlerde bulunmuş, AKP politikasına ancak ılımlı eleştiriler getiren liberal iktisatçıların bile ortada bir faiz lobisi varsa o da başbakanın kendisi demeye getirdikleri bir bağlamda sağlıklı cevaplar vermek de zor. Ancak Türkiye ekonomisinin genel sorunları ve konjonktür üzerinden bu kavramın tekrar işe koşulmasını anlamaya çalışabiliriz. Eleştirel iktisatçıların dillendirdiği bir gerçekle işe başlayalım. Türkiye ekonomisi sermaye hesabının serbestleştiği 1989 sonrası giderek sermaye hareketlerine bağlı olarak dalgalanan bir büyüme performansı sergiledi. Türkiye’ye sermaye girişlerinin yarattığı balonları krizler ve yeniden yapılandırma politikaları takip etti. Ancak dış borçta bir azalma gözlenmedi. Kamunun yüksek borçluluğunun yerini şirketlerin ve hanehalkı borçluluğunun aldığı AKP döneminde pekişen bu yapı, faiz oranları düşmesine karşın Türkiye’nin gelişmiş kapitalist ülkelerden ve çoğu orta gelir düzeyi ülkeden daha yüksek bir getiri oranı vaat etmesi anlamına geliyordu. Türkiye’nin “risk primi” – neoliberaller de bu tespite katılmak durumundalar –  AKP dönemi boyunca göreli olarak yüksek kalmaya devam etti.


Faizlerin değişmesi bir “piyasa oyuncusunun” kar ya da zarar etmesini kendi başına açıklamaz. Önemli olan bu oyuncunun elindeki varlıkların getiri oranıdır. Örneğin Türkiye’de 2001 sonrası kamu borçlanma araçlarının getiri oranı ve faiz oranları düşerken, tahvil ve bono sahipleri bu düşüş sırasında ellerinde tuttukları menkul kıymetlerden büyük faydalar gördüler. Çünkü bu menkul kıymetlerin sağladığı getiriyi piyasada başka bir araçla elde etmeleri mümkün görünmüyordu. Dolayısıyla AKP dönemi politikaları finansal alanda getiri oranlarının azalmasına vesile olurken, finansal araçları ellerinde tutanların güç kaybetmesine neden olmadı. Bunu yapmak için sistemi kökünden sarsacak emekçi yanlısı radikal ekonomik önlemler gerekli. Bilindiği üzere AKP’nin de böyle bir derdi bulunmuyor.


AKP döneminde faiz oranlarındaki düşüş ve son aylarda Merkez Bankası faiz oranlarının enflasyon altına çekilmesi Türkiye koşullarında son on yılda içinde tüketici kredilerinin de önemli bir rol oynadığı bir büyüme yaşandığı için birçok sorunu daha da büyütme ihtimali taşıyor. Bireysel borçlanma aracılıyla yaratılan talep canlılığı sayesinde yakalanan yüksek büyüme oranları Türkiye’nin cari açık sorununu daha vahim hale getirirken, Türk Lirasının değerli tutulması çabası şirketlerin ve bankaların döviz cinsinden borçlanmasını teşvik ediyor. TL’nin değer kaybı ya da dış kaynak girişinin kesintiye uğramasının bu çarkı durdurma ihtimaline karşı politika yapıcıların ellerinde fazla bir araç bulunmuyor. Örneğin, 11 Haziran’da Merkez Bankası’nın üst üste döviz satışlarıyla TL’nin değerini korumaya çalıştığını ve günlük döviz satış ihalelerine başladığını görüyoruz.


Faizlerin düşmesi, bireysel borçlanmayı ve tüketimi arttırıp tekrar açık sorununu gündeme getirecekken, faizlerin yükselmesi genişleyici politikaların birçok ülke tarafından izlendiği bir ortamda Türkiye’nin çok yüksek bir getiri oranı vaat ederek dış piyasalara aktarımda bulunması anlamına gelecek. Aynı zamanda Türkiye’de zaten üstesinden gelinemeyen yetersiz üretken yatırım performansı finansal alanda getiriler arttıkça daha da kötüleşecek. Erdoğan ve çevresi, kredi genişlemesinin kontrol altına alınmasının mümkün olacağını ve “siyasi istikrar” sürdüğü müddetçe Türkiye’nin risk priminin daha da düşeceğini ve bunun üretken yatırımlara katkıda bulunacağını düşünüyor. Gezi Parkı direnişi sermaye çıkışına vesile olduğu ve TL’nin değerinde oynama yarattığı için, bir anlamda hesapları bozulduğu için de köpürüyor. Değerlendirmesini siyasal İslamın ata sporu haline gelmiş bir düşmanlaştırma söyleminin içine yerleştirerek bir suçlu aramaya çalışıyor, aklına ilk gelenlerden birisi, bu konuda eleştirilere da maruz kaldığı için faizin düşmesine karşı olanlar oluyor.


Borsa’ya Ne Oluyor?


Türkiye’de sermaye gruplarının tarihsel örgütlenmesi, içlerinde finansal kuruluşları da barındıran büyük holdingler biçiminin baskın olduğunu gösteriyor. Bu sermaye grupları AKP döneminde yatırımlarını uluslararasılaştırmakla kalmadılar aynı zamanda riski yaymak konusunda daha fazla deneyim biriktirdiler. Örgütlenme biçimleri büyük sermaye gruplarından herhangi birinin ya da birkaçının tek başına faiz oynamalarından büyük zararlar görmelerini engelliyor. Faiz yükselişiyle finansal alanda yatırımlara yönelebilecek sermaye grupları açısından faiz düşüşünde de grup içindeki bankalar aracılığıyla menkul kıymetler üzerinden yüksek getiri elde etmek ya da faiz düştüğü için daha cazip hale gelen üretken yatırımları gündeme almak mümkün. Kolları birbirine girmiş, vantuzları topluma yapışmış ahtapot benzeri bir yapıyla karşı karşıyayız. Ancak bu yapının ve uluslararası sermayenin gelecek beklentilerinin ve karlılık ögörülerinin, spekülasyon vesilesiyle kısmen çarpıtılmış da olsa bir resmini sunan borsadan da anlaşılacağı üzere işler son iki haftadır o kadar iyi gitmiyor.


Genel olarak kapitalist piyasada yer alan açısından önemli olan gelecekte elde edilecek artı değerin ya da gerçekleşecek gelir akışının ne kadarlık kısmına el koyabileceğidir. Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Marksist iktisatçı Nail Satlıgan’ın Hilferding’e referansla ele aldığı gibi kapitalist sistemde finansal alanda gerçekleşen spekülasyon aslında menkul kıymetten elde edilecek getiri ile faiz oranın karşılaştırılması üzerinden yapılan hesaplamalara dayanır. Bu spekülasyon borsada büyük dalgalanmalara ve çöküşlere gebe bir ortamın varlığını gösterir. Türkiye’de hem Gezi Parkı direnişi sırasında hem de Erdoğan’ın açıklamaları sonrasında borsada büyük düşüşler yaşanmasının da tek bir anlamı var. Büyük oranda uluslararası yatırımcıların domine ettiği borsa oyuncuları yani kapitalistler, Türkiye borsasında kote olmuş şirketler aracılığıyla, gelecekte elde edilecek artı değerin daha az bir kısmına el koyabileceklerini düşünüyorlar. Bunun nedeni otoriter neoliberal politikalara karşı emekçilerin ve geniş kesimlerin seslerinin daha gür çıkma olasılığını fark etmiş olmaları. Bu farkındalığın yarattığı aşağı yönlü hareket, borsada işlem gören hisse senetlerinin elden çıkarılması yönünde girişimlerin ve buradan elde edilen paranın başka mecralara akması tercihinin ifadesi.


Gezi Parkı direnişçileri “teknik sorunlar” nedeniyle 10 Haziran’da geç açılan Borsa İstanbul’un ve büyük bir başarı örneği olarak gösterilen politikalarıyla Merkez Bankası’nın duvarlarına sprey boyalarla sloganlarımızı yazmayı becermiş görünüyorlar. Yok, finans kapitalin bağrında yaratıcı, eğlenceli graffitiler aramayın. Bu daha ziyade sermayenin doğa talanına karşı ve temel hak ve özgürlükleri korumak adına mücadelenin sermayeyi nasıl ürküttüğünü göstererek sağlandı. Başbakan ve danışmanları da kelime dağarcıklarından, ideolojik bagajlarından ancak siyasal İslamın kadim düşmanlarından addedilen faiz kelimesini çıkarabildi, o kadar. Bir ayaklanmayı kavrayacak donanımdan yoksun olanların refleksine şahit oluyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma