Direnişin
gündemi tartışmayı değiştirse de AKP’nin bundan sonra ne yapacağı halen temelde
Kürt hareketiyle yürütülen müzakerelere ve hareketin tepkilerine, bunun Türkiye
coğrafyasındaki rezonansına bağlı. Yakın tarihte yaklaşık üç yıla yayılan Oslo görüşmeleri 2008’de başladı. Görüşmelere katılanlardan
öğrendiğimize göre 2011 ortalarına kadar 8 ya da 9 görüşme yapıldı. Bu
görüşmeler sırasında Öcalan bir yol haritası ve sonrasında da protokol
hazırladı. Popüler kültürde ve gündelik medya dilinde bir projeyi
ifadelendirmek için “yol haritası” teriminin kullanılması da özellikle Habur
sonrası, Kürt hareketi ile devlet temsilcilerinin görüşleri arasında belirgin
bir farklılık olduğunun açığa çıkması da 2009-2010’a denk düşüyor. Bu
görüşmeler bitmeden KCK operasyonunun başladığını ve 2011 ortasında Silvan
olayı sonrasında Erdoğan ve dar kadrosuna (tabiyet kültürü AKP saflarında
egemen olduğu için de oradan bütün AKP kollarına) son bir hamle yapma ya da
popülerleştirilmiş versiyonuyla “son savaş”a kalkışma düşüncesinin egemen
olduğunu biliyoruz. KCK davasının cadı avına dönüşmesi bu düşüncenin uzantısı
iken 2012 yazında PKK’nin “halk savaşı” jargonunu kullanması ve Hakkari’de
geniş ölçekli operasyonlara kalkışması da buna verilen tepki. Ancak retrospektif
bir değerlendirme, 2012 kabusunun, Oslo görüşmeleri’nde mektup trafiği ile
sınırlı bir etki sahibi olan ve son önerileri masadaki KCK kadrolarına
iletilmeyen Öcalan’ın daha merkezi bir konumda dahil edildiği yeni bir tur
görüşme öncesi manevralardan ibaret olduğunu anlatacaktır.
Şimdi 1999 savunmasından beri üzerinde düşündüğü ve 2002’den sonra daha net bir şekilde ifade etmeye başladığı pozisyonu Kürt hareketi aktivizmi aracılığıyla Türkiye siyasetinin merkezine oturtan Öcalan’la, mücadele kararlılığı ile örgütü geri çekilmeye zorladığı düşüncesini yaymaya çalışan siyasi iktidarın müzakerelerini kısmi aktarımlarla takip ediyoruz. Gezi Direnişi sırasında müzakerelerin gündemde arka plana itilmesi sormamız gereken sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Siyasal iktidarın bir demokratikleşme programı var mı ve varsa bu program ile Kürt hareketinin talepleri arasında örtüşme mümkün mü? Cevap Gezi Direnişi sayesinde her zamankinden daha net: yok öyle bir şey.
Hükümetin
siyaset yapma yöntemlerinden birisi dar kadro mensupları aracılığıyla ve
basın-yayın organlarını kullanarak, yönelim ve muhtemel değişiklikleri birkaç
hafta boyunca tartıştırması, sonrasında bilirkişi ve muktedir pozisyonundaki
Erdoğan’ın ne yapılacağına dair açıklamada bulunarak pozisyon belirtmesi.
Tartışma eğer burada sonuçlanmadıysa Erdoğan’ın resmi pozisyon olarak
belirttiği nokta üzerinden yeniden konumlanan performansçı siyasetçilerin
ikinci raunda kadar köşelerinde beklemeleri ve birkaç ay sonra benzer bir
işaretle başlayan tartışmada “muktedir” noktayı koyana kadar tekrar ter
dökmeleri. Bu kısır tartış(tır)ma ve değiştirme yöntemi Kürt hareketi söz
konusu olunca – tam da sözün geçerliliğini doğrudan eylemin belirlemesi
nedeniyle – pek işe yaramıyor. Ancak girişimlerden edinilen izlenim ile 2014
gündemi ve planları şu şekilde özetlenebilir: son derece sınırlandırılmış
tavizlerle bu yönde hevesini belirtmiş Kürt hareketinin silahsızlandırılması,
gelenekselleşmiş sağ oy depolarının ekonomik gelişme ve istikrar vaadiyle AKP
tabanında yer almasının sağlayacağı kudretin yerel seçim ve Cumhurbaşkanlığı
seçiminde Erdoğan’ın isteklerini yerine getirmeye yetmesi, bu sırada yenilenmiş
kadroyla ve yeni anayasa vaadiyle genel seçime girilmesi. Yeni anayasa ve genel
seçimlerin 2015’ten önceye gerek duyulması halinde çekilmesi.
Gezi
Direnişi bütün başarısına karşın bu hesapları henüz değiştirmedi. Şunu
belirtmek acelecilik olmasa gerek. AKP’nin yeni ve daha demokratik bir anayasa yapımına
katkı sunması ve başta seçim barajının kaldırılması, TMK’nın yumuşatılması ve
anadilde eğitimin planlanması olmak üzere bir dizi reforma kalkışması
Anadolu’nun büyük seçmen kesimi üzerindeki tahakkümünün sarsılmasına, kendi
kapsama alanı dışındaki ancak kontrolündeki yapıların daha fazla serpilmesine
ve hegemonyasının biçim değiştirmesine neden olacak. Ancak buna kalkışmak
siyasal iktidarın “hafazanallah” paylaşılması ihtimalini güçlendirecek. Son
derece geniş bir nüfuz kabiliyetine sahip de olsa, “ben böyle uygun gördüm”
denmesi siyasal iktidar için mümkün olamayacaksa, o iktidarın kıymeti yok. En
azından sağ-muhafazakar düşünce (ondan demokrasi savunucusu gibi grotesk bir
temsil çıkarmaya soyunmuş liberallerin arzusu hilafına) Türkiye’de bu anlayışın
zeminini teşkil ediyor ve orta vadede değişeceği de yok.
Devlet
tartışmasında yapısal ya da stratejik seçicilik olarak adlandırılan şeyi burada
biraz değiştirerek de olsa kullanmak uygun düşüyor. Geçmişteki mücadelelerin, işbirliklerinin ve
uzlaşmazlıkların sonuçları birikerek siyasal iktidarın günümüzdeki yolunu ve
seçeneklerini biçimlendiriyor. Bu koşullar altında belirlenen yönelim, birçok
parçadan oluşan ve her daim tutarlılık sergilenmesi beklenmeyecek devlet
kurumları ve uzantılarını bir proje etrafında bir arada tutmak için öne
çıkartılırken, aynı zamanda alt sınıfların ve iktidar projesine eklemlenen
grupların bu projeden ne gibi çıkarlar elde edeceğinin incelikli bir şekilde
ifade edilmesi gerekiyor. AKP, Türkiye örneğinde geleneksel sağ seçmen
tabanının, kentli emekçilerin ve AKP iktidarında ganimet bulmuş ortaçağ
savaşçısı gibi devlet kurumlarında ve sermaye yapılarında dolanan asalakların
desteğini kemikleştirmeye çalışırken burada kırılma yaratabilecek bir
değişikliğe kalkışması muhtemel görünmüyor. Liberaller bunu Erdoğan’ın
değişmesi, AKP’nin devletleşmesi gibi faktörlere bağlayabilirler. Ancak daha
tutarlı bir ifade, bunların demokratikleşme diye tespit ettiği dönüşümlerden
yola çıkarak bugüne nasıl geldiğimizi anlatabilmelidir. 2007 seçimleri ile
başlayan AKP’nin konsolidasyonu süreci bahsettiğim kitlenin sağlam destekçiler
olarak pekiştirilmesi için Kürt hareketini umacı olarak kullandığı gibi bunun
yanına ulusalcılık adı altında bir yapılanmalar demetini ve her daim olağan
şüpheli sol-sosyalist örgütleri koydu. Kat edilen yol, Türkiye tarihinde görülmeyen
seçim başarılarını getirirken aynı zamanda AKP’nin takip eden seçeneklerini de
biçimlendirdi. Şimdi bir siyasal kurum olarak AKP’nin, bu
şeytanlaştırma-ötekileştirme sonrasında söylem üretim mekanizmalarını
farklılaştırması, kendisini var edenlerin hatırı sayılır bir kısmını
uzaklaştırma ihtimalini güçlendirmeksizin Kürt hareketini tatmin edecek bir uzlaşma zeminine katkı sunması kısa vadede mümkün değil.
Gezi
Direnişi’nden, sokaklara dökülenler arasında süregiden alternatif örgütlenme ve
demokrasi tartışması yanında, geriye kalan, bu mümkün olmama durumunun herkesin
gözüne sokulmasıdır. Ancak ortalıkta hakim kılınmaya çalışılan düşünce
Erdoğan’ın öfkesine yenik düştüğü, AKP’nin sıkışmışlık sonucu aşırı tepki
verdiği gibi altı doldurulamaz kanaatlerden türetilen sağlıksız argümanlara
dayandırılmaktadır. Direnişin sınıfları kesen özellikler sergilemesi, kentli
genç emekçilerin ve öğrencilerin desteğine karşın örgütlü işçi kesiminin nasıl
tepki verileceği konusunda bir anlamda kendi “örgütsüzlüğüne” yenik düşmesi
sol-sosyalist yapılanmaları da yeterli çözümleme sunmaktan alıkoyulmuş gibi göstermektedir.
Kestirmeden
söyleyeceğim: AKP döneminde sermaye önünde bir engel oluşturulamadığı için
radikal demokratik taleplerin karşılanmasına yeltenecek bir burjuva siyasal
yapı bulunmuyor. Tabiri caizse bir değil birkaç Gezi olayı bunu sağlayabilir. Kürt
hareketinin talihsizliği de radikal demokratik taleplerine destek verecek bir
kitleye Türkiye sathında ulaşamaması, ya da bu desteği sunacak
sol-sosyalistlerin AKP döneminde yenilgi üstüne yenilgi görmesi. Ancak siyasal
iktidarın bir demokratikleşme programı olmaması ise sokakta kimse Cengiz Çandar gibi davranmadığına göre kalbimizi kıran, bizi umutsuzluğa sevk eden bir şey
değil. Diyeceğim, Erdoğan’ın klasik konuşmalarına, AKP gençlik kollarının
parodilerine, karşı-sembol arayışındaki muhafazakar kitlenin yetersizliklerine
ve kamusal entelektüel sıfatı taşımaya yeltenenlerin basiretsizliğine
odaklanmayalım. Daha doğrusu bunları anlamak için sarf edeceğimiz enerjinin kat
be kat fazlasını AKP kadrolarının büyük bir sadakatle uygulamaya başladığı 2014
planını akamete mahkum etmek için harcayalım. Parklarda başlayan kamusal
tartışmaların ve siyasal hareketliliğin zaman içinde daha güçlü bir irade
beyanıyla geleneksel yapılanmaları yeniden inşaya ya da yıkmaya girişebilmesi
umudumuzu koruyalım. Herkesin malumu olan bir tespiti, Kürt hareketinin
“demokratik cumhuriyet” talebinin büyük kentlerde süregiden direniş ve bunun
tartışmasına (Türk milliyetçilerine, bütün tedirginlik ve biz bunları yaşamıştık algısına rağmen) katılımla güçleneceğini de
ekleyelim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder