19 Haziran 2013 Çarşamba

2014 planı akamete mahkum mu?

Direnişin gündemi tartışmayı değiştirse de AKP’nin bundan sonra ne yapacağı halen temelde Kürt hareketiyle yürütülen müzakerelere ve hareketin tepkilerine, bunun Türkiye coğrafyasındaki rezonansına bağlı. Yakın tarihte yaklaşık üç yıla yayılan Oslo görüşmeleri 2008’de başladı. Görüşmelere katılanlardan öğrendiğimize göre 2011 ortalarına kadar 8 ya da 9 görüşme yapıldı. Bu görüşmeler sırasında Öcalan bir yol haritası ve sonrasında da protokol hazırladı. Popüler kültürde ve gündelik medya dilinde bir projeyi ifadelendirmek için “yol haritası” teriminin kullanılması da özellikle Habur sonrası, Kürt hareketi ile devlet temsilcilerinin görüşleri arasında belirgin bir farklılık olduğunun açığa çıkması da 2009-2010’a denk düşüyor. Bu görüşmeler bitmeden KCK operasyonunun başladığını ve 2011 ortasında Silvan olayı sonrasında Erdoğan ve dar kadrosuna (tabiyet kültürü AKP saflarında egemen olduğu için de oradan bütün AKP kollarına) son bir hamle yapma ya da popülerleştirilmiş versiyonuyla “son savaş”a kalkışma düşüncesinin egemen olduğunu biliyoruz. KCK davasının cadı avına dönüşmesi bu düşüncenin uzantısı iken 2012 yazında PKK’nin “halk savaşı” jargonunu kullanması ve Hakkari’de geniş ölçekli operasyonlara kalkışması da buna verilen tepki. Ancak retrospektif bir değerlendirme, 2012 kabusunun, Oslo görüşmeleri’nde mektup trafiği ile sınırlı bir etki sahibi olan ve son önerileri masadaki KCK kadrolarına iletilmeyen Öcalan’ın daha merkezi bir konumda dahil edildiği yeni bir tur görüşme öncesi manevralardan ibaret olduğunu anlatacaktır.

Şimdi 1999 savunmasından beri üzerinde düşündüğü ve 2002’den sonra daha net bir şekilde ifade etmeye başladığı pozisyonu Kürt hareketi aktivizmi aracılığıyla Türkiye siyasetinin merkezine oturtan Öcalan’la, mücadele kararlılığı ile örgütü geri çekilmeye zorladığı düşüncesini yaymaya çalışan siyasi iktidarın müzakerelerini kısmi aktarımlarla takip ediyoruz. Gezi Direnişi sırasında müzakerelerin gündemde arka plana itilmesi sormamız gereken sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Siyasal iktidarın bir demokratikleşme programı var mı ve varsa bu program ile Kürt hareketinin talepleri arasında örtüşme mümkün mü? Cevap Gezi Direnişi sayesinde her zamankinden daha net: yok öyle bir şey.

Hükümetin siyaset yapma yöntemlerinden birisi dar kadro mensupları aracılığıyla ve basın-yayın organlarını kullanarak, yönelim ve muhtemel değişiklikleri birkaç hafta boyunca tartıştırması, sonrasında bilirkişi ve muktedir pozisyonundaki Erdoğan’ın ne yapılacağına dair açıklamada bulunarak pozisyon belirtmesi. Tartışma eğer burada sonuçlanmadıysa Erdoğan’ın resmi pozisyon olarak belirttiği nokta üzerinden yeniden konumlanan performansçı siyasetçilerin ikinci raunda kadar köşelerinde beklemeleri ve birkaç ay sonra benzer bir işaretle başlayan tartışmada “muktedir” noktayı koyana kadar tekrar ter dökmeleri. Bu kısır tartış(tır)ma ve değiştirme yöntemi Kürt hareketi söz konusu olunca – tam da sözün geçerliliğini doğrudan eylemin belirlemesi nedeniyle – pek işe yaramıyor. Ancak girişimlerden edinilen izlenim ile 2014 gündemi ve planları şu şekilde özetlenebilir: son derece sınırlandırılmış tavizlerle bu yönde hevesini belirtmiş Kürt hareketinin silahsızlandırılması, gelenekselleşmiş sağ oy depolarının ekonomik gelişme ve istikrar vaadiyle AKP tabanında yer almasının sağlayacağı kudretin yerel seçim ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan’ın isteklerini yerine getirmeye yetmesi, bu sırada yenilenmiş kadroyla ve yeni anayasa vaadiyle genel seçime girilmesi. Yeni anayasa ve genel seçimlerin 2015’ten önceye gerek duyulması halinde çekilmesi.

Gezi Direnişi bütün başarısına karşın bu hesapları henüz değiştirmedi. Şunu belirtmek acelecilik olmasa gerek. AKP’nin yeni ve daha demokratik bir anayasa yapımına katkı sunması ve başta seçim barajının kaldırılması, TMK’nın yumuşatılması ve anadilde eğitimin planlanması olmak üzere bir dizi reforma kalkışması Anadolu’nun büyük seçmen kesimi üzerindeki tahakkümünün sarsılmasına, kendi kapsama alanı dışındaki ancak kontrolündeki yapıların daha fazla serpilmesine ve hegemonyasının biçim değiştirmesine neden olacak. Ancak buna kalkışmak siyasal iktidarın “hafazanallah” paylaşılması ihtimalini güçlendirecek. Son derece geniş bir nüfuz kabiliyetine sahip de olsa, “ben böyle uygun gördüm” denmesi siyasal iktidar için mümkün olamayacaksa, o iktidarın kıymeti yok. En azından sağ-muhafazakar düşünce (ondan demokrasi savunucusu gibi grotesk bir temsil çıkarmaya soyunmuş liberallerin arzusu hilafına) Türkiye’de bu anlayışın zeminini teşkil ediyor ve orta vadede değişeceği de yok.

Devlet tartışmasında yapısal ya da stratejik seçicilik olarak adlandırılan şeyi burada biraz değiştirerek de olsa kullanmak uygun düşüyor. Geçmişteki mücadelelerin, işbirliklerinin ve uzlaşmazlıkların sonuçları birikerek siyasal iktidarın günümüzdeki yolunu ve seçeneklerini biçimlendiriyor. Bu koşullar altında belirlenen yönelim, birçok parçadan oluşan ve her daim tutarlılık sergilenmesi beklenmeyecek devlet kurumları ve uzantılarını bir proje etrafında bir arada tutmak için öne çıkartılırken, aynı zamanda alt sınıfların ve iktidar projesine eklemlenen grupların bu projeden ne gibi çıkarlar elde edeceğinin incelikli bir şekilde ifade edilmesi gerekiyor. AKP, Türkiye örneğinde geleneksel sağ seçmen tabanının, kentli emekçilerin ve AKP iktidarında ganimet bulmuş ortaçağ savaşçısı gibi devlet kurumlarında ve sermaye yapılarında dolanan asalakların desteğini kemikleştirmeye çalışırken burada kırılma yaratabilecek bir değişikliğe kalkışması muhtemel görünmüyor. Liberaller bunu Erdoğan’ın değişmesi, AKP’nin devletleşmesi gibi faktörlere bağlayabilirler. Ancak daha tutarlı bir ifade, bunların demokratikleşme diye tespit ettiği dönüşümlerden yola çıkarak bugüne nasıl geldiğimizi anlatabilmelidir. 2007 seçimleri ile başlayan AKP’nin konsolidasyonu süreci bahsettiğim kitlenin sağlam destekçiler olarak pekiştirilmesi için Kürt hareketini umacı olarak kullandığı gibi bunun yanına ulusalcılık adı altında bir yapılanmalar demetini ve her daim olağan şüpheli sol-sosyalist örgütleri koydu. Kat edilen yol, Türkiye tarihinde görülmeyen seçim başarılarını getirirken aynı zamanda AKP’nin takip eden seçeneklerini de biçimlendirdi. Şimdi bir siyasal kurum olarak AKP’nin, bu şeytanlaştırma-ötekileştirme sonrasında söylem üretim mekanizmalarını farklılaştırması, kendisini var edenlerin hatırı sayılır bir kısmını uzaklaştırma ihtimalini güçlendirmeksizin Kürt hareketini tatmin edecek bir uzlaşma zeminine katkı sunması kısa vadede mümkün değil.

Gezi Direnişi’nden, sokaklara dökülenler arasında süregiden alternatif örgütlenme ve demokrasi tartışması yanında, geriye kalan, bu mümkün olmama durumunun herkesin gözüne sokulmasıdır. Ancak ortalıkta hakim kılınmaya çalışılan düşünce Erdoğan’ın öfkesine yenik düştüğü, AKP’nin sıkışmışlık sonucu aşırı tepki verdiği gibi altı doldurulamaz kanaatlerden türetilen sağlıksız argümanlara dayandırılmaktadır. Direnişin sınıfları kesen özellikler sergilemesi, kentli genç emekçilerin ve öğrencilerin desteğine karşın örgütlü işçi kesiminin nasıl tepki verileceği konusunda bir anlamda kendi “örgütsüzlüğüne” yenik düşmesi sol-sosyalist yapılanmaları da yeterli çözümleme sunmaktan alıkoyulmuş gibi göstermektedir.

Kestirmeden söyleyeceğim: AKP döneminde sermaye önünde bir engel oluşturulamadığı için radikal demokratik taleplerin karşılanmasına yeltenecek bir burjuva siyasal yapı bulunmuyor. Tabiri caizse bir değil birkaç Gezi olayı bunu sağlayabilir. Kürt hareketinin talihsizliği de radikal demokratik taleplerine destek verecek bir kitleye Türkiye sathında ulaşamaması, ya da bu desteği sunacak sol-sosyalistlerin AKP döneminde yenilgi üstüne yenilgi görmesi. Ancak siyasal iktidarın bir demokratikleşme programı olmaması ise sokakta kimse Cengiz Çandar gibi davranmadığına göre kalbimizi kıran, bizi umutsuzluğa sevk eden bir şey değil. Diyeceğim, Erdoğan’ın klasik konuşmalarına, AKP gençlik kollarının parodilerine, karşı-sembol arayışındaki muhafazakar kitlenin yetersizliklerine ve kamusal entelektüel sıfatı taşımaya yeltenenlerin basiretsizliğine odaklanmayalım. Daha doğrusu bunları anlamak için sarf edeceğimiz enerjinin kat be kat fazlasını AKP kadrolarının büyük bir sadakatle uygulamaya başladığı 2014 planını akamete mahkum etmek için harcayalım. Parklarda başlayan kamusal tartışmaların ve siyasal hareketliliğin zaman içinde daha güçlü bir irade beyanıyla geleneksel yapılanmaları yeniden inşaya ya da yıkmaya girişebilmesi umudumuzu koruyalım. Herkesin malumu olan bir tespiti, Kürt hareketinin “demokratik cumhuriyet” talebinin büyük kentlerde süregiden direniş ve bunun tartışmasına (Türk milliyetçilerine, bütün tedirginlik ve biz bunları yaşamıştık algısına rağmen) katılımla güçleneceğini de ekleyelim. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma