Kent mekanı ve kamusal alan kullanımı üzerinden başlayan ve
yayılan, yer yer hükümet ve rejim değişikliği taleplerini içererek de büyüyen
bir kalkışmayı, aksi önerilere rağmen, siyaset merceğinden okumaktan başka bir
çare yok. Gezi Parkı eylemcilerinin ve eylemlere katılarak hareketin etkisini
katlayanların bir örgüt mensubu olmamaları yaptıklarının siyasi sonucu olmadığı
anlamına gelmez. Zaten daha tam bir sönümlenme gerçekleşmeden, siyasal
çekiştirme mücadelesi başladı.
Akit mantığının yaydığı profesyonel psikopatların eylemde
yer aldığı söylencesi, Yeni Şafak’ın "provokasyon olacak camilere saldıracaklar" haberleri de ne kadar çarpık bir düşünme şekliyle ve siyaset alanıyla karşı
karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu ortamda daha sağduyulu analizler yapılsa da,
Türkiye’de gündemi, bu analizlerden çok eylemcilerin doğrudan eylemi belirlediği
müddetçe yanlış yolda olduğumuz söylenemez. Son on yılda ilk defa bir basın
açıklamasının bütün içeriğinin anaakım medyada tartışıldığını ve basın
açıklaması metninin hatırı sayılır bir kısmının basın yayın organlarında yer
bulabildiğini görüyorum örneğin. Sözün
kıymetini doğrudan eylemin belirlediğini de gösterdi bu kalkışma.
Daha da tartışmak üzere üç noktayı öne sürmek istiyorum. Bu önermeler
hareketin siyasal bir parti ya da örgüt tarafından kapsanamayacak kadar çeşitli
olmasının onu orta sınıf ve çelişkileri örtülmüş bir hareket olarak göstermeyi
pek meşru kılmayacağı düşüncemin izdüşümleri.
* Kent mekanı üzerinde AKP’nin Jakoben siyaset tavrının kendi
dönüştürücü gücünün sınırlarına geldiğini yazdığımda, AKP yönetim zihniyetinin kendisine
karşı konumlananları yaşamasına izin verilmiş ama hakları alınmış varlıklar
olarak konumlandırarak, bunlara (bizlere) yönelik baskı ve zulmü
normalleştirdiğini belirtmiştim. Bu terör politikasının yüzü daha net görüldü.
Eylemlerin başarılarından biri de bu, ancak bu devlet kaynaklı güvenlik sorununun
içeriğinin daha çıplak ortaya konması, devam eden polis müdahalelerinden
bilindiği üzere güvenlik güçlerinde herhangi bir bakış değişikliği yaratmadı. Dolayısıyla
yeni ve sert müdahalelere nasıl karşılık verileceği bir belirsizlik yaratıyor.
Anaakım medyanın kaşımayı sevdiği hususlardan biri.
* Yaşları ağırlıkla 20’lerde olan eylemcilerin kendilerine
ilişkin güvensizlik ve geleceksizlik algısı bir rol oynuyor. Hareketin, “bunlar
orta sınıf” demeye yol açan tuzu kuru katılımcılarının eylemleri sürdürme
isteğinde bir azalma gerçekleşmesi kaçınılmaz.
Gezi Parkı’nın ve yaşam tarzının korunması isteği nedeniyle pek su
yüzüne çıkmamış görünen bu algılarla alakalı söylem ve eylem repertuarlarına, güvencesizlerin
biraz daha şevkle atılacağı belirsizlik (kent mekanı üzerinde görünen ama bütün
bir yaşamı biçimlendiren yarın ne olacağına dair bilinemezlik) ve eşitsizlik karşıtı
mücadelelere hareket içinden nasıl bir tepki verileceği meçhul. Bu acele
tanımlama “yeni toplumsal hareketler” temelli bir sosyolojik algılamaya
dayanıyor. Ancak Starbucks sandviçleri ya da beyaz yakalıların varlığının bir
hareketi orta sınıflaştırmaya yetmeyeceğini söylememiz lazım. Vesayet rejimi
kavramı gibi orta sınıf kavramı da uğraşılması gereken bir kavram.
*Kamusal mekanın yeniden ele geçirilmesinin son derece uzağındayız. Kamusallığın taşralılaştırılması ve dini, ailevi eğlence etkinliklerinin kamusal alanı kaplaması eğilimin ters yüz edilmesi, harekete büyük moral motivasyon kazandıran katılımcıların kendi kamusal etkinliklerini ve gündelik yaşamlarını sorgulamalarını gerektiriyor. Plaza çalışanlarının Kanyon eylemi sembolik önemi haiz olsa da bu gündelik yaşam dönüşümüne dair nüveler barındırmıyor. Aksine ayrıştırılmış kamusallığındaki ses çıkarma faaliyetini alternatif bir kamusallık inşası için atılmış adım olarak görenler, kendi duygu dünyalarını dışarlıklı olarak gördüklerinden farklılaştırıyor. Bu sürdürülebilir bir duruş değil. Daha doğrusu bu duruş kendi içinde kıymetli addedilebilse de, dönüştürücü değil yeniden üretici ve Gezi Parkı’nın sınırlı taleplerini dahi karşılatacak bir irade oluşturmaktan uzak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder