Hakan Bıçakçı kişisel olduğunu düşündüğü ama
kolektif bir nitelik taşıyan travmasından, boşluk korkusundan resim dersi
aracılığıyla bahsettiği bir yazı yazmıştı uzun zaman önce. Boşluk
korkusunun resim dersindeki yansıması şöyle olur: resim kağıdında hiçbir boşluk
bırakılmamalı, her alan boyanmalıdır. Aslında bu biraz ezbere dayalı eğitim
sisteminin tek bir tezgahtan çıkmış insan yetiştirme düşüncesinin de
yansımasıdır. Öğrenci boş bırakılmamalı, öğrencinin kendisi de boş bırakmaya
karşı durmalıdır. Milli manevi değerler, her daim ileriye gitme vs.
Resim
öğretmenimin biraz sıra dışı niteliği nedeniyle bu travmayı birebir yaşamamış
olsam da eğitim sisteminin tornasından geçmiş birisi olarak ne kast ettiğini
anlıyorum. Bu baskının Latince bir adı da varmış: “Ortaokuldaki ve lisedeki resim öğretmenlerimin bu yaklaşımı, adı ansiklopedilere geçmiş bir tür hastalık aslında: ‘Boşluk Korkusu’ (Latincesi ‘Horror Vacui’)… İtalyan eleştirmen MarioPraz’ın Viktoryen dönemin iç mimari anlayışını tanımlamak için ürettiği bir terim olan Boşluk Korkusu, sanatta bir yüzeyi boş alan bırakmaktan ürkerek hınca hınç doldurma saplantısı olarak kabul ediliyor. Boş alanlara karşı gelişen bir fobi çeşidi…”
Bu fobi çeşidinin siyasal alanda kendini var edebilmesi
ancak muhafazakar ve dogmatik bir düşünce sistemine yaslanan ideoloji yorumları
aracılığıyla gerçekleşebiliyor. Siyasal ve kültürel alanın boşluk bırakmaya
gelmeyeceği, bu alandan geri çekilenin muarızına yaşam alanı tanımanın da
ötesinde kendi sonunu hazırlayacak bir edilgenliğe hapsolacağı reel politik
nedir bilenlerin malumu. Ancak muhafazakar ve dogmatik bir düşünce sistemi söz konusu
olduğunda muarızına alan bırakmama isteğinin ötesinde kendi “çağrılanını”
tepeden tırnağa biçimlendirmek gibi bir istek ön plana çıkıyor. Bu isteği katı
örgütlenme tarzlarına sahip görece ufak siyasal yapılanmalarda gördüğümüz efsanesi,
bunlardan daha ziyade kitle partilerinin mümessilliğine soyunmuş zevatın
açıklamalarını es geçmeye meylediyor.
Türkiye’de merkez sağ siyasetin başarısının ardında
çağrılanı için pragmatizme olanak tanıyan bir esnekliğe sahip olması yatıyor
denilebilir. Fakat siyasal iktidarı tekeline almaya niyetli AKP ve uzantıları
açısından bu esnekliğin ötesinde bir katılık bir süredir yeri göğü kaplamış
durumda. Kamusal yaşamı Sünni İslamlaştırma peşindeki Türkiye’deki modern
selefilerin her daim dogmatik bir düşünce sistemleri olduğu ileri sürülebilir. Popüler
algı tercümanları değişim rüzgarının artık AKP yelkenlerini doldurmayacağını
kendisine yeni odaklar aradığını iddia ederken aslında öteden beri muhafazakar
ve milliyetçi yapılanmaların dogmatik niteliği yokmuş da, değişen dengeler ve
konjonktür sonucunda bu ortaya çıkabilirmiş gibi bir izlenim veriyor. Oysa
siyasal alanda manevra kabiliyeti sunan pragmatizmle bir arada yer alan
muhafazakar ve milliyetçi katılık müthiş yalpalamalara yol açabiliyor.
Bir değişim ve dönüşüm partisi olduğu kadar
kendisini muhafazakar olarak tanımlayan kadrolar ve kitlelerin partisi AKP’nin
hedef koyma, gündem belirleme isteği sürekli olarak bizi meşgul etmeye
çalışırken bütün toplumun yapısını değiştirip toplumsal tepkileri bastırmayı
hedefliyor. Erdoğan’ın çok sevdiği 2023, 2053 ve 2071 hedefleri içinde sadece
ihracatı bilmem kaç yüz dolara ulaşmış bir ekonomi yok aynı zamanda eğitim
süresi ortalaması OECD’ye yaklaşmış bir ülke de var. İktidar kadrolarının
fantezilerinde, ileri teknoloji araştırmalarının büyük yer kapladığı bir ar-ge
faaliyetinin önemli çıktılar sunmasının beklendiği önümüzdeki yıllarda, rekabet
gücü yüksek bir ekonominin donanımlı emekçilerinin yetiştirilmesi ve bunların
dini değerlere üst düzeyde bağlılık sergileyip durmaksızın çalışması isteniyor.
Erdoğan’ın sansür ve ceza tehdidi nedeniyle açıktan
tartışılamayan kişisel ihtiraslarına karşın bu hedefi gerçekleştirebilecek bir
performans sergilediğini ve partisini bu doğrultuda harekete geçirebildiğini düşünmek
için elde pek fazla veri yok. Sadece kerli ferli anayasa profesörlerinin
yaptığı açıklamalar ya da iktidarın neşe kaynağı bazı bakanların saçmalamaları
değil sorun. Genel bir algı sıkıntısı yaşıyor kadrolar. Kendileri hızlı
dönüşüme uyarlık sağlayamayan, idare-i maslahatçı muhafazakar düşün dünyası fidanları
kurumamak için nereye uzanacaklarını şaşırmış durumdalar. Bu şaşkınlığa rağmen
her şeyin yolunda gittiğini düşündürmenin yolu, sürekli konuşmak ve uğraşmak
zorunda kalacağımız, kamusal alanı düzenleme adımları ve bunun ötesinde kişisel
olarak kodlanan alanlara girmek. “Demokratikleşme paketi” dedikleri düzenleme
önerileri de bu tarz bir yaklaşımdan nasibini alıyor. Toplanma hakkının
kullanımına ilişkin göstermelik düzenleme, bir üniversite adının değişmesi gibi
önerilerin bu kadar reklamı hak ettiğini kim düşünebilir? İnanç özgürlüğü
önündeki engelleri kaldırmak adına nereye çekilebileceği belli olmayan muğlak
bir değişiklik, hali vakti yerinde Kürtlere anadil öğrenme ayrıcalığı ve
Kürtler arasında bir bölünme yaratma manevrası gibi girişimler seçim sath-ı
mailinde hızla yol aldığımızın göstergeleri olarak okunabilir.
Sanki üzerinde uzun uzun konuşulsun, çiğnensin gibi
düşünülmüş düzenleme önerileri saçıldı her tarafa. Takvim belirsizliği cabası.
Bu bahsettiğim algı sıkıntısının bir yansıması olsa gerek. Ne yapacağını bilememe
ama bir şey yapıyor görüntüsü verme ihtiyacı hissetme. Öğretmen ona yüzünü
döndüğünde boş boş tavana bakmayıp zeki görünmeye çalışan, o an çok önemli bir
soruyu çözme aşamasındaki ciddi surat ifadesini hemen yüzüne yerleştiren öğrenci
icraatı gibi. O ezberci sistemin ürünü kadrolar tarafından yönetiliyoruz, ne de
olsa. Talebe birliği ya da ocakların rahle-i tedrisatından 1970’lerde, kısmen
de 1980’lerde geçmiş olanlar. Kendileri bizi boş bırakmak istemiyorlar ama
kendilerinin de boş durduğu görüntüsünü zinhar vermemeleri gerekiyor. Boşluk
korkusunun çifte kavrulmuşunu yaşıyorlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder