Gewer’de PKK gerillalarının mezarları tahrip edildiği için
yapılan protesto gösterisinde iki kişi hayatını kaybetti. Haberleri TGRT denen
kanal-izasyondan geçen akşam öğrendim. Aynı saatlerde sanal alemde akan
haberleri aktarıyordu sevdiceğim, neredeyse altı ay önce Dikmen’de olan
bitenlere dair ne yapacağımızı bilememe durumunun verdiği sıkıntının aynısı bir
ses tonuyla. O gece evden çıkmanın pek akıllıca olmadığını söylüyordum,
ustream’den birkaç yüz metre ötemizdeki evlerin balkonlarını ve insanların
böğürlerini hedef alarak gaz bombası atan polisleri izlerken.
Dikmen’deki yoldaşlar Gezi’den ayrı olduğumu düşündüler mi bilmiyorum,
ama Gewer’dekiler kendi acılarını paylaşmadığımı hissediyor olabilirler. Haklılar, ancak
durum bu değil. Haziran İsyanı sönümleneli üç ay oldu ve büyük kent
sokaklarında eylem için bir araya gelme sonra polis müdahalesine maruz kalıp
dağılma ritüeline dönmüş sayılırız. En
son Leyla Alp’in yazısını görünce, ve 13. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi’nde
İrfan Aktan’ın sunumunu dinleyince bu notu yazmaya karar verdim.
Leyla Alp Gezi Ruhu denen kanımca
yanlış adlandırmanın Kürt İsyanı’na ve Gewer’de olup bitenlere bakakaldığını,
bu sessizliğin hayra alamet olmadığını anlatmış. İyi etmiş ama öznede siz ve
biz ayırımını tekrarlayınca bir acıyı aktarmakla suçlama arasında salınan bir
yazı ortaya koymuş:
İrfan Aktan Kongre kapanış oturumunda kendisini Haziran
İsyanı’nın bir parçası olarak gördüğünü ama Ankara’ya geldiğinde, Haziran ortasında
artık onuncu yıl marşı ve milliyetçi sloganlar yüzünden evinden dışarı pek
çıkamadığını söylemişti. Vurgu benzerdi, haklıydı ama oldukça duygusal bir
yerden yapılıyordu.
Acıyı dillendirmekte herhangi bir yanlış olduğunu
söylemiyorum. Yanlış anlaşılmak istemem. Türkiye Solu’nun Kürt isyanının
seyrine ve bu süreçte yaşanan acılara seyirci kaldığı tespitine katılmamak
mümkün değil. Ancak ses çıkarmıyorsunuz, neredesiniz derken kime
seslendiğimizin ayırdında olmamız gerekli.
Bundan üç ay önce Ankara’da bulunduğum bir zamanda, protesto
gösterisi için ODTÜ-100. Yıl’a gitmiştim. ODTÜ’nün kampus alanından geçecek yol
için gözümüzün önünde bir ağacı katlettiklerinde ve hemen akşamında sırıtkan
Gökçek “ODTÜ’ye dayandık” açıklaması yaptığında hafif bir şaşkınlık yaşamıştım.
Ertesi günlerdeki eylemlerin bir türlü yaygınlık kazanamaması ve çeşitli
illerdeki desteklere rağmen yine de ODTÜ direnişinin son derece yerel kalması
geriye bakarak düşündüğümde şunu gösteriyor: demokratik ve katılımcı bir
örgütlülükte kendi akacak mecrasını yaratan ancak tartışma forumları ve
platformları üzerinden bir ağ şeklinde varlığını devam ettirmenin de ötesine
henüz geçemeyen İsyan giderek sönümleniyor. En azından bir süreliğine her şeyin
eskisi gibi olduğu ve bir türlü kazanımlar elde edemediğimiz hissini
yaşayacağız. Bulunduğumuz konumdan biraz daha öteye şimdilik geçemez
durumdayız.
Leyla Alp acıyı ulusuna göre şekillendiren akıllara lanet
okurken, önce “biz” karşı koyamadık diyor, sonra ise “siz”e geçerek devam
ediyor. İrfan Aktan kırgınlığını aktarırken, birçok eylemde milliyetçi
hezeyanlara karşı bir refleksin de varolduğunu ve aynı oturumda Taksim
Dayanışması’nda Cem Tüzün’ün “en güçlü dillendirdiğimiz ve Gezi’de birlik
sağlayan slogan ‘Yaşasın Halkların Kardeşliği!’ oldu” tespitini kenara koyuyor.
Bu memleketin daha yaşanılır bir yer haline gelmesi için
mücadele edenlerin sürekli olarak samimiyetlerini birbirlerine kanıtlaması gibi
bir zorunluluk koyup devam etmek pek akıllıca değil. Ben adaşım Ali, hemşerim
Abdullah ve yoldaşım Ethem öldürüldüğünde hissettiğim acıyı Uğur Kaymaz’a
kurşun yağdıranlara öfke kusarken de hissediyorum. Bunu somut bir eylemliliğe
hangi kanallarla, hangi ortamlarda dökebileceğim konusu ise benim hislerim ve
düşüncemin ötesinde bazı toplumsal hareketlerin eylem dalgasına, siyasal
örgütlerin kararlarına, bireylerin oluşturduğu platformların yönelimlerine
bağlı olarak değişiyor. Devletin zor aygıtlarının kullanımı da etkili.
Acı ve öfkenin, kırgınlık ve kırılganlıkların
dillendirilmesinde herhangi bir yanlış yok elbette. Bunu toplumsal
hareketliliğin iniş çıkışları olabileceğini düşünmeden yapmamız birbirimizi
sürekli samimiyet testine sokmamıza yol veriyor. İrfan Aktan’ın konuşmasında
işaret ettiği anlama çabasının sürekliliği bizi daha ferahfeza bir yere
götürecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder