Son iki haftada bir siyasal toplantıya bir de akademik
konferansın kapanış oturumuna katıldım. Biri önemli siyasetçi, biri saygı
duyulan akademisyen olmak üzere iki figürün söylediklerine değinmek istiyorum.
Memleketin harala gürelesi ve rejimin niteliği üzerine yazılacaklar var. Onlar
başka girdilere kaldı. Bulanık suda balık avlanmayacağından ertelemeye devam…
Halkların Demokratik Partisi’nin Yeni Siyaset Arayışları
toplantısı akabinde soldan HDP’ye yönelik eleştiriler ve HDP’den savunma
hamlelerinde bir yoğunlaşma yaşandı. Toplantı sonrasında dediysem bunun nedeninin
HDP’nin bir atılımı ya da solda yeni bir hamle olduğunu düşünmeyelim. Seçim
sath-ı mailinde HDP’nin “arayış” vurgusuna eleştirilerin artması beklenebilir.
Solun çeşitli kesimlerinden insanlar da bunu yapıyor zaten. Haklılık payları
var. Bu tartışmaya da girmiyorum, kıyısından dokunacağım.
1 Şubat’ta Sebahat Tuncel hem kendi konuşmasında hem de
kapanış için tekrar kürsüye geldiğinde siyaseten boşluk doldurmak
istediklerini, çevre ülkelerdeki deneyimlerden öğrenmek istediklerini, basit
bir seçim aritmetiği hesabında olmadıklarını (Ertuğrul Kürkçü’nün yüzde 8
beklentisini yerinde bir şekilde eleştirerek) vurguladı. Hazırlıksız ancak
akıcı konuşmalarında olumlu olan husus “biz yapabiliriz” vurgusuydu. Bu ülkede “demokratik
modernite” anlayışı çerçevesinde nasıl bir dönüşüm gerçekleştirilebileceği
muamma. Tuncel’in radikal demokrasi ve eşitlik vurgusunun Marksizmle olan
gerilimlerini isteyen tartışmaya devam etsin (bu tür yazılara kısa bir internet
aramasıyla ulaşabilinir). Önemli olan nokta Tuncel’in, başka Kürt hareketi
kökenli siyasal figürler gibi Türkiye siyasetinde tabana mesajın kürsüden
verilmeyeceğinin farkında olması. HDP’nin vurgularına ve taktiklerine
katılmasam da bu vurguyu bir kenara not edelim.
15 Şubat’ta Balkan Konferansı’nda Huricihan İslamoğlu’nu
dinleme şansını yakaladım. İki ay önce Türk Sosyal Bilimler Derneği Ulusal
Sosyal Bilimler Kongresi açılış konuşmasından daha kötü biçimlendirilmiş ve
dağınık konuşmasında yaptığı bir ayırıma takıldım. “Direniş siyaseti” ve “reform
siyaseti” arasında bir çizgi çekerek solun reddiye ile bu kadar çok
uğraşmasının ortaya negatif bir siyaset tarzı çıkardığını, solun temel vurgusu
olan değiştirmenin yerinde yeller estiğini anlattı. Önerisi, konuşmanın sadece
ufak bir kısmıyla ilgili gibi görünse de basitti: İnsanların kendi yaşamlarında
aktif birer özne olarak konumlanması, öz saygı kazanımına ve ihmal edilen
alanlardaki siyaset imkanlarının değerlendirilmesine bağlıdır. Alternatifleri
ancak bu sayede uygulama noktasına gelebiliriz.
Soyut bir düzlemde bu vurgulara itiraz pek kolay değil.
Pozitif bir siyaset anlayışının gerekli olduğunu kim inkar edebilir? Ya da
hayatların daha iyileştirilmesi için yapılabilecek bazı reformların imkanını
tartışmaktan kaçınmak sol siyasete bugüne kadar ne fayda sağladı ki? Memlekette
bir boşluk, bir devlet krizi, demokrasinin ilgası durumu yok mu? Burada siyasal
bir odak olarak ön plana çıkmak için pozitif siyaset önerilemez mi?
Çok ayrıntılandırmayacağım itirazlarım var. Eski
tartışmalara girmeden belirtmek istediğim nokta şu: Siyasal özgürleşme
(demokratik bir cumhuriyet, eşit vatandaşlık) doğrultusunda kampanyaların-girişimlerin aşamacılığı pozitif siyaset ufkunun bahsettiğim örneklerde çeşitli savunucular
tarafından sınırlandığının göstergesi haline dönüşüyor. Ezilenlerin seslerinin
daha iyi duyulması, temsiliyetleri önündeki engellerin kaldırılması ve siyasal
eşitliğin sağlanması konusunda mücadele sonucu Türkiye’de yeni bir anayasa
yapılsa, demokratik bir devlet biçimi ortaya çıksa bu kötü olmaz ama pozitif
siyasetin ufku, “bundan daha iyisi, daha ferahını sağlayalım sonrasına bakarız”,
“zaten bunları yapmak için yeterli güce sahip olduğumuzda (öz saygı ve
potansiyel güç biriktirdiğimizde) daha sonrakilere el atabiliriz” düşüncesi ile sınırlanmış demektir. Değindiğim kişiler de, eğer bu bahsettiğim figürlerin ağzına kelimeleri yerleştirmek değilse (ki ben öyle
olmadığı inancındayım) o zaman yapabiliriz dediğimiz şeyi bir noktaya kadar
yapabiliriz, daha ötesini daha sonra yaparız demiş oluyorlar.
Başka eleştiriler getirilebilir. Sadece şunu söylemek
istiyorum. Bu ülkedeki milyonlarca insanın yaralarına merhem olmak istemek iyi
bir şey. Ama pozitif siyasetin gerekliliği konusunda haklı olan bu figürler, çok
farklı yerlerde de dursalar siyasetin imkanları konusunda baştan kendilerini
sınırlamış durumdalar. Mikro değişiklikler ve siyasal özgürleşmenin makro
ölçekli dönüşümlerle bağlantısını, Türkiye bağlamında yersiz kaçabilecek bir
özgüven aşılaması isteği nedeniyle ya da gündelik yaşamın dönüşümüne dair solda
görülen dilsizliğe vurgu yapacağım diye atlama eğilimindeler. Benim bildiğim, iradenin
iyimserliği bu değil. Haklı olmanız pozitif siyaset yapma isteğiniz, bizzat
kalkıştığınız pozitif siyaseti sınırlamadığınız anlamına gelmiyor. Reformun
bütün kanalları tıkanmışsa, mücadele insanlarının bildiği üzere en ufak bir
taviz koparmak için sistemin sarsılması gerekiyorsa, bir yayalaştırma
projesinin iptali için bu ülkede ancak 2,5 milyon insan sokağa döküldükten ve hükümetin istifasını istedikten sonra adım atılabiliyorsa dönüşüm konusunda ürkek davranmanın bir faydası
olacağını sanmıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder