23 Şubat 2014 Pazar

Rejimin Adını Sen Sor!

Teessüf ederiz. Ben kendi adıma ederim, başkaları da benimle hemfikir olsun diye yazıyorum. Bu ülkede taşra üniversitelerinde çeşitli soruşturmalara ve baskılara maruz kalan, merkezde ise en iyi ihtimalle esamisi okunmayan eleştirel sosyal bilimciler ben üniversiteye girdim gireli, ki oldukça uzun bir süre geçti, 12 Eylül ortamının içinde yaşadığımıza dair yazar-çizerler. Akademide bulunmayan işçi sınıfının organik aydınlarını saymasak bile yeterli birikim mevcuttur. Onca makaleyi okuma zahmetine katlanmadınız, “otoriter rejim nedir”, “bir türlü demokratikleşemiyoruz, acaba neden?” diye düşünmediniz, tamam ama en azından köşekadılığı yaparken “bu nasıl bir rejim, sosyal bilimciler bunu da açıklasın?” demenin ne alemi var? Bu özgüven nereden geliyor?


Belki kendi dünyası İstanbul’un liberal entelektüellerinin meyhane mezelerinden ibaret olanlar demeyeyim ama onların yazdıklarından öteye gidemeyenleri ciddiye almamak gerekli. Bu figürler son iki ayda daha yüksek bir sesle soruyorlar. “Bu rejime biz ne diyeceğiz?” Cevap vermeye tenezzül eden nadiren çıkıyor, sol cenahtaki yıllardır yazıyoruz yorgunluğundan belki de. Bu görevi üstlendiğimden değil, ama kurumsal ve politik düzlemde oldukça net cevapları olduğundan bu rejim meselesine değinmek istedim. Biraz, son bir-iki aya bakarak “yeni rejim” tanımlarına mesafe koymak gerektiğini düşündüğümden, biraz da daha uzun bir yazının ısınma turu...

Önce kısa bir hatırlatma. Marksist devlet tartışmasından esinlenerek ve bu tartışmada siyasal düşüncenin kadim meselesi yönetim biçimine dair bir söz söylemeye kalkanları takip ederek devlet biçimini, kapitalist devletin piyasa ve yurttaş ile bağ kurma biçimi olarak soyut bir düzeyde tanımlayabileceğimize inanıyorum. Dolayısıyla kapitalist devletin üstlendiği işlevlerden bahsetmek değil, özgül bir bağlamda kapitalist devletin aldığı biçimden ve bu devlet biçiminin oluşturduğu patikadan söz etmek daha anlamlı. Aksi takdirde kaba bir işlevselcilik ve yapısalcılıktan kurtuluş söz konusu olmuyor. Türkiye’de 1980 darbesi sonrası anayasa ile çerçevesi oluşturulan, siyasal iktisadi yönelim değişikliği ile belirginleşen devlet biçimi değişikliği piyasa ile ilişkisi bağlamında neoliberal, yurttaşla ilişkisi bağlamında otoriter bir biçimin ihdas edildiğini söylememize izin veriyor. Neoliberal otoriter devlet biçimi altında birden fazla rejim biçimine şahit olduk. Bu tarz bir dönemlendirme tartışmasına girmeden kurumsal ve politik düzlemde bu rejimi nasıl tanımlayabileceğimiz kısmına geçeyim.

Dolayısıyla başka bir soyutlama düzleminde, bir devlet biçimi altında varolabilen rejim biçimlerinden bahsediyoruz. Rejim biçimi anaakım siyaset biliminin parlamenter, başkanlık vb. kategorilerine sığdırılmaması gereken bir kavram. Bu, meselenin kurumsal düzlemine dair bir kategorizasyon, üstelik o kısmı dahi tam olarak anlatmak için başka tanımlamalara ihtiyaç duyuluyor. Modern hukuk devleti farklı erkler arasındaki ilişkinin kurumsallaşma biçimlerinde değişiklikler sergileyebiliyor. Bu nedenle kurumsal düzleme bu boyutun da eklenmesi gerekiyor.

Politik düzlem ise bir anlamda devlet biçimi ile kurumsal düzlemdeki rejim biçimi arasındaki bağı sağlayan söylemsel vurgu ve strateji alanı. Çift yönlü bir kayış. Aynı zamanda yeniden formülasyon, tartışma ve yön verme alanı. Devlet biçimini şemsiye olarak düşünürsek, siyasal rejimde kurumlar ve erkler arası ilişkiler bu şemsiye altında bir odak noktasını, rejimin bekası ve yönelimine dair söylemsel ve stratejik alansa başka bir odağı oluşturuyor. Bu iki odağa bakarak rejimin ismini cismini koyabiliriz.

Türkiye’de neoliberal ve otoriter devlet biçiminin 30 yıllık hikayesi birkaç ciltlik kitap konusu. Önemli olan piyasa ile içsel ilişkisi içinde devlet ve yurttaşla bağlantısı göz önünde bulundurulduğunda (devlet biçimi açısından) T.C. devletinin farklı bir biçime bürünmüş olmadığı. 2002 AKP zaferi, 2007 sonrası yargılamalar, 2010 referandumu vb. bunlar rejim biçimine ilişkin dönüşümlerin muştulayıcısı, devlet biçiminin değil. Şimdiki rejimin muhtevasına gelirsek, kurumsal düzlemde (bunu sanırım sadece kendime anımsatıp duruyorum) 2007’den bu yana alaturka bir yarı-başkanlık rejiminde bulunduğumuzu söylememiz gerekli. Neden alaturka? Çünkü the yarı-başkanlık rejimi tanımına uymayacak kadar fazla yetkisi var başbakanın. Bu devlet biçiminin dayattığı ve beslendiği güçlü yürütmenin yansımalarından birisi. Cumhurbaşkanının, bir Başkan haline gelip gelmeyeceğini zaman gösterecek. Yarı-başkanlık rejiminin bir salınımda olduğu ve başkanlık koltuğunu işgal edenin halk oyu ile seçilmişse eğer kendi meşruluğunu parlamentonun karşısında kullanabildiğine dair tartışmalar ilgili yazında çokça yapılmıştır. Türkiye’de bu doğrultuda bir dönüşüm yaşayabiliriz. Politik düzlem buna müsait. Devlet biçimi olur veriyor.

Geleneksel olarak parlamentonun işleyişinde yürütmenin tercihlerinin galebe çaldığı, yargınınsa zaman zaman kendi alanını genişletmekle birlikte politik düzlemdeki formülasyonlar gereği yürütmenin tercihleri doğrultusunda çok fazla işe kalkıştığını iddia edebiliriz. Bu nedenle kurumsal düzlemin diğer ayağında yürütmenin merkeziliği ve biçimlendiriciliği mevcut.

Kurumsal düzlemi tanımladıysak diğer odağa geçebiliriz. Politik düzlemde bu kurumsal konfigürasyon ve erkler arası ilişkiyi destekleyen bir sağ-kalkınmacı söylem ile neoliberalizmin (ordoliberal versiyonu değil) kırması formülasyonlar, hızlı bir şekilde iş yapılması, finansal piyasalarla bütünleşme doğrultusunda adımların aksamaması, rekabetçi bir yapılanma için düzenlemelerin kotarılması hedeflerini parlatıyorlar. Sınıflar konfigürasyonu ve güç dengesi ile (afilli kelimeleri kullanıp tarihsel blok mu desek?) billurlaşan devlet biçimi bu hedefler doğrultusundaki formülasyonların önünü açıyor, bunları uzun ömürlü ve temcit pilavı gibi sürekli önümüze getirilen söylemlere dönüştürüyor. Türkiye siyasetinde varolan siyasi gelenek de bu söylemler için yeterli malzeme veriyor. Bu politik iklimde alternatifin sesi söylemsel düzlemde bastırılırken, başka bir koldan zor aygıtları da devreye sokuluyor. Devlet biçimi ezilenlerin ve işçi sınıfının örgütlerine yaşam şansı tanımadığı için otoriter tanımlamasını hak ederken, politik düzlem bu otoriterliği kurumsal düzleme caudilloculuk (tek adamlık) olarak aktarıyor.

Türkiye’de siyaset esasen parti siyaseti olduğu ve böyle anlaşıldığı için siyasal parti örgütleri bu politik düzlemde söylem üretimi ve kitlelerin harekete geçirilmesi için son derece önemli konumlar işgal ediyorlar. Yürütmeye hakim olan partinin kaynakları şişiyor, politik düzlemde kendisine daha fazla alan açabiliyor. AKP örneğinde görüldüğü gibi çeşitli ittifaklar aracılığıyla kurumsal düzlemde parlamentonun işlevsiz hale getirilmesi, yargıda karşıt odakların tasfiyesi ile birlikte milli iradenin yürütmede tecelli ettiği teranesi parti aygıtı aracılığıyla da alıcılarına ulaştırılıyor.

Tekrarlamak gerekirse kurumsal olarak yürütmenin merkezi olduğu alaturka bir yarı-başkanlık rejimi, politik olarak da otoriter ve tek adamcı bir rejim içindeyiz. Kurumsal düzlem 2007’de bir referandumla ihdas edildi, 2010 referandumu sonrasında 3,5 yıldır çeşitli yasalarla alaturkalığı pekiştirildi. Politik olaraksa bu kurumsal yapıyı destekleyen siyasal formülasyonlar 2003’ten itibaren Sezer’in vetolarına tepkide, Anayasa Mahkemesi’nin kendi jurisdiction’ını genişletmesine dur deme düşüncesinde, bürokratlardan şikayette, Oslo öncesinde ve sonrasında Kürt hareketine karşı şahin kesilmede vb. yatıyor. Zaten Türk sağı bu formülasyonlar için mümbit topraklar sunuyor. AKP özelinde bir aracı olarak Kürt hareketiyle temasta ve tek adamcılığı desteklemekte MİT’in aktif bir şekilde kullanıldığını biliyoruz. Bu ülkede on milyonlarca değilse de milyonlarca yurttaşın dosyasını tutan MİT, derin devletin sınırlı (belki vücudun birkaç organı) tasfiyesi sonrasında rejimin ayaklarından birisi olarak konumunu koruyor. Milli istihbarat umacılara karşı “milli iradenin” yanında yer alıyor.

Çabuk unutmayalım dostlar, burçlar Haziran’da fena dövüldü. Aralık’ta arka kapılardan açıklar verildiği anlaşıldı.  Şimdi kuleleri sağlamlaştırma, gözetleyicileri çoğaltma, mevzileri kolaçan etme peşindeler. Yaşadığımız, rejimin tahkimidir. Yeni bir rejim tanımını yapmak için erkendir. Bu ise tahkim sürecini, yaşadığımız cehennemi dönüşümü küçümsemek değildir. Sadece şunu vurgulamaktır: rejimin daha da baskıcı hale gelme ve neoliberal otoriter devlet biçimi içinde başka bir rejime geçiş ihtimalleri güncelliğini korumaktadır, 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma