Teessüf ederiz. Ben kendi adıma ederim, başkaları da benimle
hemfikir olsun diye yazıyorum. Bu ülkede taşra üniversitelerinde çeşitli
soruşturmalara ve baskılara maruz kalan, merkezde ise en iyi ihtimalle esamisi
okunmayan eleştirel sosyal bilimciler ben üniversiteye girdim gireli, ki
oldukça uzun bir süre geçti, 12 Eylül ortamının içinde yaşadığımıza dair yazar-çizerler.
Akademide bulunmayan işçi sınıfının organik aydınlarını saymasak bile yeterli
birikim mevcuttur. Onca makaleyi okuma zahmetine katlanmadınız, “otoriter rejim
nedir”, “bir türlü demokratikleşemiyoruz, acaba neden?” diye düşünmediniz,
tamam ama en azından köşekadılığı yaparken “bu nasıl bir rejim, sosyal
bilimciler bunu da açıklasın?” demenin ne alemi var? Bu özgüven nereden
geliyor?
Belki kendi dünyası İstanbul’un liberal entelektüellerinin meyhane
mezelerinden ibaret olanlar demeyeyim ama onların yazdıklarından öteye gidemeyenleri ciddiye almamak gerekli. Bu figürler son iki ayda daha yüksek bir sesle soruyorlar. “Bu rejime biz ne diyeceğiz?”
Cevap vermeye tenezzül eden nadiren çıkıyor, sol cenahtaki yıllardır yazıyoruz
yorgunluğundan belki de. Bu görevi üstlendiğimden değil, ama kurumsal ve politik
düzlemde oldukça net cevapları olduğundan bu rejim meselesine değinmek istedim.
Biraz, son bir-iki aya bakarak “yeni rejim” tanımlarına mesafe koymak
gerektiğini düşündüğümden, biraz da daha uzun bir yazının ısınma turu...
Önce kısa bir hatırlatma. Marksist devlet tartışmasından
esinlenerek ve bu tartışmada siyasal düşüncenin kadim meselesi yönetim biçimine
dair bir söz söylemeye kalkanları takip ederek devlet biçimini, kapitalist
devletin piyasa ve yurttaş ile bağ kurma biçimi olarak soyut bir düzeyde
tanımlayabileceğimize inanıyorum. Dolayısıyla kapitalist devletin üstlendiği
işlevlerden bahsetmek değil, özgül bir bağlamda kapitalist devletin aldığı biçimden
ve bu devlet biçiminin oluşturduğu patikadan söz etmek daha anlamlı. Aksi
takdirde kaba bir işlevselcilik ve yapısalcılıktan kurtuluş söz konusu olmuyor.
Türkiye’de 1980 darbesi sonrası anayasa ile çerçevesi oluşturulan, siyasal
iktisadi yönelim değişikliği ile belirginleşen devlet biçimi değişikliği piyasa
ile ilişkisi bağlamında neoliberal, yurttaşla ilişkisi bağlamında otoriter bir
biçimin ihdas edildiğini söylememize izin veriyor. Neoliberal otoriter devlet
biçimi altında birden fazla rejim biçimine şahit olduk. Bu tarz bir dönemlendirme
tartışmasına girmeden kurumsal ve politik düzlemde bu rejimi nasıl
tanımlayabileceğimiz kısmına geçeyim.
Dolayısıyla başka bir soyutlama düzleminde, bir devlet
biçimi altında varolabilen rejim biçimlerinden bahsediyoruz. Rejim biçimi
anaakım siyaset biliminin parlamenter, başkanlık vb. kategorilerine sığdırılmaması
gereken bir kavram. Bu, meselenin kurumsal düzlemine dair bir kategorizasyon,
üstelik o kısmı dahi tam olarak anlatmak için başka tanımlamalara ihtiyaç
duyuluyor. Modern hukuk devleti farklı erkler arasındaki ilişkinin
kurumsallaşma biçimlerinde değişiklikler sergileyebiliyor. Bu nedenle kurumsal
düzleme bu boyutun da eklenmesi gerekiyor.
Politik düzlem ise bir anlamda devlet biçimi ile kurumsal
düzlemdeki rejim biçimi arasındaki bağı sağlayan söylemsel vurgu ve strateji
alanı. Çift yönlü bir kayış. Aynı zamanda yeniden formülasyon, tartışma ve yön
verme alanı. Devlet biçimini şemsiye olarak düşünürsek, siyasal rejimde
kurumlar ve erkler arası ilişkiler bu şemsiye altında bir odak noktasını,
rejimin bekası ve yönelimine dair söylemsel ve stratejik alansa başka bir odağı
oluşturuyor. Bu iki odağa bakarak rejimin ismini cismini koyabiliriz.
Türkiye’de neoliberal ve otoriter devlet biçiminin 30 yıllık
hikayesi birkaç ciltlik kitap konusu. Önemli olan piyasa ile içsel ilişkisi
içinde devlet ve yurttaşla bağlantısı göz önünde bulundurulduğunda (devlet
biçimi açısından) T.C. devletinin farklı bir biçime bürünmüş olmadığı. 2002 AKP
zaferi, 2007 sonrası yargılamalar, 2010 referandumu vb. bunlar rejim biçimine
ilişkin dönüşümlerin muştulayıcısı, devlet biçiminin değil. Şimdiki rejimin muhtevasına
gelirsek, kurumsal düzlemde (bunu sanırım sadece kendime anımsatıp duruyorum)
2007’den bu yana alaturka bir yarı-başkanlık rejiminde bulunduğumuzu söylememiz
gerekli. Neden alaturka? Çünkü the
yarı-başkanlık rejimi tanımına uymayacak kadar fazla yetkisi var başbakanın. Bu devlet biçiminin dayattığı ve beslendiği güçlü yürütmenin yansımalarından birisi. Cumhurbaşkanının,
bir Başkan haline gelip gelmeyeceğini zaman gösterecek. Yarı-başkanlık
rejiminin bir salınımda olduğu ve başkanlık koltuğunu işgal edenin halk oyu ile
seçilmişse eğer kendi meşruluğunu parlamentonun karşısında kullanabildiğine
dair tartışmalar ilgili yazında çokça yapılmıştır. Türkiye’de bu doğrultuda bir
dönüşüm yaşayabiliriz. Politik düzlem buna müsait. Devlet biçimi olur veriyor.
Geleneksel olarak parlamentonun işleyişinde yürütmenin
tercihlerinin galebe çaldığı, yargınınsa zaman zaman kendi alanını
genişletmekle birlikte politik düzlemdeki formülasyonlar gereği yürütmenin
tercihleri doğrultusunda çok fazla işe kalkıştığını iddia edebiliriz. Bu
nedenle kurumsal düzlemin diğer ayağında yürütmenin merkeziliği ve
biçimlendiriciliği mevcut.
Kurumsal düzlemi tanımladıysak diğer odağa geçebiliriz. Politik
düzlemde bu kurumsal konfigürasyon ve erkler arası ilişkiyi destekleyen bir
sağ-kalkınmacı söylem ile neoliberalizmin (ordoliberal versiyonu değil) kırması
formülasyonlar, hızlı bir şekilde iş yapılması, finansal piyasalarla bütünleşme
doğrultusunda adımların aksamaması, rekabetçi bir yapılanma için düzenlemelerin
kotarılması hedeflerini parlatıyorlar. Sınıflar konfigürasyonu ve güç dengesi
ile (afilli kelimeleri kullanıp tarihsel blok mu desek?) billurlaşan devlet biçimi
bu hedefler doğrultusundaki formülasyonların önünü açıyor, bunları uzun ömürlü
ve temcit pilavı gibi sürekli önümüze getirilen söylemlere dönüştürüyor. Türkiye
siyasetinde varolan siyasi gelenek de bu söylemler için yeterli malzeme veriyor.
Bu politik iklimde alternatifin sesi söylemsel düzlemde bastırılırken, başka
bir koldan zor aygıtları da devreye sokuluyor. Devlet biçimi ezilenlerin ve
işçi sınıfının örgütlerine yaşam şansı tanımadığı için otoriter tanımlamasını
hak ederken, politik düzlem bu otoriterliği kurumsal düzleme caudilloculuk (tek adamlık) olarak
aktarıyor.
Türkiye’de siyaset esasen parti siyaseti olduğu ve böyle
anlaşıldığı için siyasal parti örgütleri bu politik düzlemde söylem üretimi ve
kitlelerin harekete geçirilmesi için son derece önemli konumlar işgal
ediyorlar. Yürütmeye hakim olan partinin kaynakları şişiyor, politik düzlemde
kendisine daha fazla alan açabiliyor. AKP örneğinde görüldüğü gibi çeşitli
ittifaklar aracılığıyla kurumsal düzlemde parlamentonun işlevsiz hale
getirilmesi, yargıda karşıt odakların tasfiyesi ile birlikte milli iradenin
yürütmede tecelli ettiği teranesi parti aygıtı aracılığıyla da alıcılarına ulaştırılıyor.
Tekrarlamak gerekirse kurumsal olarak yürütmenin merkezi
olduğu alaturka bir yarı-başkanlık rejimi, politik olarak da otoriter ve tek
adamcı bir rejim içindeyiz. Kurumsal düzlem 2007’de bir referandumla ihdas
edildi, 2010 referandumu sonrasında 3,5 yıldır çeşitli yasalarla alaturkalığı pekiştirildi. Politik olaraksa bu
kurumsal yapıyı destekleyen siyasal formülasyonlar 2003’ten itibaren Sezer’in
vetolarına tepkide, Anayasa Mahkemesi’nin kendi jurisdiction’ını genişletmesine dur deme düşüncesinde, bürokratlardan
şikayette, Oslo öncesinde ve sonrasında Kürt hareketine karşı şahin kesilmede
vb. yatıyor. Zaten Türk sağı bu formülasyonlar için mümbit topraklar sunuyor. AKP
özelinde bir aracı olarak Kürt hareketiyle temasta ve tek adamcılığı
desteklemekte MİT’in aktif bir şekilde kullanıldığını biliyoruz. Bu ülkede on
milyonlarca değilse de milyonlarca yurttaşın dosyasını tutan MİT, derin
devletin sınırlı (belki vücudun birkaç organı) tasfiyesi sonrasında rejimin
ayaklarından birisi olarak konumunu koruyor. Milli istihbarat umacılara karşı “milli
iradenin” yanında yer alıyor.
Çabuk unutmayalım dostlar, burçlar Haziran’da fena dövüldü.
Aralık’ta arka kapılardan açıklar verildiği anlaşıldı. Şimdi kuleleri sağlamlaştırma, gözetleyicileri
çoğaltma, mevzileri kolaçan etme peşindeler. Yaşadığımız, rejimin tahkimidir. Yeni
bir rejim tanımını yapmak için erkendir. Bu ise tahkim sürecini, yaşadığımız
cehennemi dönüşümü küçümsemek değildir. Sadece şunu vurgulamaktır: rejimin daha
da baskıcı hale gelme ve neoliberal otoriter devlet biçimi içinde başka bir
rejime geçiş ihtimalleri güncelliğini korumaktadır,
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder