Son on beş yılda neredeyse kesintisiz bir şekilde Türkiye
tarihinin başka dönemlerine göre sıkça denilebilecek linç girişimleri
gerçekleşti. 2010 tarihli bir İnsan Hakları Derneği raporu 2005’te Trabzon, Sakarya, İzmir, Bursa,
Kayseri, Rize, Samsun ve Artvin, 2006’da Sakarya, Isparta, Mersin, İzmir,
Kırklareli, Tokat, Konya ve İstanbul; 2007 Denizli ve Sakarya vb. şeklinde devam
ediyor ve sayıları onları bulan girişimleri dökümlüyor. 2013 Haziran ve devamında
Türkiye’nin çeşitli illerinde, 2015 Temmuz'undan itibaren yine çok sayıda ilde
linç girişimlerinin devam ettiğini biliyoruz. Devlet eliyle ve hesap
sorulamamış olan öldürmeler halk isyanlarında olduğu kadar yakın dönemdeki
çatışmalarda da yoğunlaştı. (örn. 2013 Haziran isyanı, 2014 Ekim İsyanı, 2015 Cizre
ablukası vb.). Bunun yanısıra MİT gözetiminde olup malzeme temin edilmese
dahi göz yumulanların, isimleri ve adresleri dahi bilinip yol verilenlerin
eliyle katliamlara şahit olduk (sadece son beş ayda Diyarbakır, Suruç ve çok
yüksek ihtimalle aynı kategoriye giren Ankara). Kısaca linç girişimleri, devlet
eliyle XXsansürXX ve XXsansürXX süreklilik arz ettiği bir ülkedeyiz.
Ve hep biz ölmeye devam ediyoruz.
Daha kötüsü de var. Devamı gelecek! Belki seçimlere kadar bu
ölçekte olanına şahit olmayacağız ama Suriye’de devletin desteklediği İslamcı
teröristlerden, Suriye’deki ortak etki alanı ve Ortadoğu’da etkin birliktelik
öngören çözüm süreci olarak adlandırılan 2013-2015 sürecinin sona ermesine; insanlık
suçu da işlenerek KCK’nin tutumlarının boşa düşürülmesi çabasından tutun,
yaklaşık iki yıldır açıktan olası çöküş süreci için berkitilmekte olan güvenlik
teşkilatı faaliyetlerine ve son iki buçuk yılda iki etkili isyanın yaşanmış olmasına kadar
birçok etken ve yakın tarihli gelişme alt üst oluş döneminde olduğumuzu ve öldürme
ve XXsansürXX devamının geleceğine işaret ediyor. Bu nedenle sorun gözünü kan
bürümüş ortalama Anadolu milliyetçilerinin faşizanlığı ya da toplumun hatırı
sayılır kesiminin vurdumduymazlığı ile sınırlı değil. Başka bir ifadeyle memleketin
vasatı (yani ortalaması) da, otoriter devletin yaklaşımı da veriliydi. Dönüşüm
ve kaymalar söz konusu olsa da öldürme ve XXsansürXX bir süreklilik var.
Başkaları farklı mücadele hatlarını tartışadursun, kişisel
derdim Türk ve Kürt solunun barışçıl eylemlerinde bu verinin görmezden gelinmesi,
temel sorunun – en çıplak ifadesiyle bizim ölmeye devam etmemiz durumu –
süreklilik arz etmesi.
Başka bir ifadeyle barışçıl eylemlerde öz savunma ve güvenliğimizi
sağlamayı beceremiyoruz. Bu yazı sosyal medyada dolaşıma girdiğinde yanlış
anlaşılmayı ve mesnetsiz değerlendirmeleri engellemek için tekrarlayayım: barışçıl eylemlerde bulunan bu
memleketin sahibi vatandaşlar olarak devletin ve uzantılarının saldırılarına
karşı temel bir savunma anlayışından yoksunuz.
Türkiye liberal özgürlüklerin hüküm sürdüğü bir yer olsaydı
bu gereksiz bir dert anlamına gelirdi. Güvenliğinizin sağlanmasını kamu
otoritesinden talep eder, aksaklıkları nasıl giderebileceğinizi düşünürdünüz.
Belki farklı paydaşlar sorun hakkında ortak akıl oluşturmak için uğraşırlardı.
Ancak otoriter ve faşizan bir yönetim altındayız. Devlet katındaki ideolojik
yönelim ve faşizan eğilim nedeniyle süreklilik arz eden sorunumuzun güvenlikçi
bir yaklaşım ile çözülmesi doğrultusunda yakın dönemde yeni önlemler görmemiz
muhtemel. Uzun süreli ve tamamen hukuk dışı olsa da bölgesel arama kararı
çıkartan devlet görevlilerinin temel hakları kısıtlayıcı girişimleri yine güvenlik
gerekçesiyle uyguladıklarını biliyoruz. Kolektif travmalarımızın en
ağırlarından birini takiben “yeni güvenlik konsepti” adı altında özellikle
kentlerde yeni güvenlikçi ve keyfi uygulamalarla karşılaşacağımızı söylemek
için müneccim olmaya gerek yok.
Bu yönelime karşı hak ve özgürlüklerimizi öne çıkartan ve
devletin yükümlülüklerini hatırlatan bir söylem ve çizginin tutturulması, hakim kamu
güvenliği anlayışının deşifresi ve güvenliğin altının farklı bir şekilde doldurulması
önem taşıyor. Ancak bu talebi dile getireceğimiz bir eylemde dahi can
güvenliğinden yoksunuz. Ortada bu talebin muhatabı yok, aksine rıza üretme
gücünü kaybederek bütünüyle şiddetin kaynağı haline gelmiş bir parti-klik ve
bunların egemen olduğu güvenlik güçleri var.
Barışı savunmak bilerek ölüme gitmek anlamına gelmemeli.
Sıradan bir yurttaş hakkını aramak için kamusal alana çıktığında, önce
etrafındakilere bitmek tükenmek bilmez bir kendini açıklama sınavıyla
karşılaşmamalı. Bu nedenle ilk elden yapılması gereken, eylem örgütleyicilerin
eylemin güvenliği için oluşturacakları bir birliktelik ile olası saldırıları ve
yapılabilecekleri tartışması ve önlem almaya çalışması.
Açıkça yazayım: Kendi arama noktalarımızı oluşturmamız, kendi
eylem güvenlik komitemizin eylem alanında keşif yapması, kendi gönüllülerimizin
eylemden saatler önce alanda bulunarak eylem boyunca polisi izlemesi gerekiyor.
Sıradan bir toplaşmada dahi kalabalığın fotoğraflarını çeken polislerin
fotoğraflarını çekmemiz, video kaydı alan polislerin kimliklerini sormamız,
güvenliği sağlamakla yükümlü olanların güvenlik sağlamaktan ziyade uygun
görülen şekilde linç girişimi örgütleyicileri ve XXsansürXX işbirlikçileri olabileceğini
düşünmemiz gerekiyor. Ufak bir basın açıklamasında dahi mutlaka sendika ya da
demokratik kitle örgütü avukatlarının yer almasını sağlamamız, faşist çetelerin linç girişimi karşısında eylem ya da açıklama alanına nasıl destek
ulaştırılabilir ya da linç girişiminden kurtulmak için eylem ya da açıklama
alanında hangi mekan nasıl kullanılabilir, önceden kararlaştırmamız gerekiyor. Bunları
Türkiye, asgari düzeyde demokratik (temel hakların korunduğu) bir ülke haline
gelene kadar aksatmamak gerekiyor. Yeterli olmayabilir ancak önlediğimiz her
katliam aynı zamanda katliamcının teşhirini kolaylaştıracaktır. Farkındayım, bu önlemler olsaydı dahi Ankara katliamı engellenemeyebilirdi, ancak olası birçok
katliam girişimini bu ve benzeri çabalarla engellememiz mümkün.
Katliamlara alışkın ve kendini aciz hissedenlerimiz için çok saçma duruyor. Öyle görülebilir ve bir o kadar zahmetli ve sorunlu bu tarz önlemleri hayata geçirmek. Ancak ifade
özgürlüğünü, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkını savunmanın en iyi
yolu eylemin bizzat kendisiyle katılımcılara bir ortaklığın parçası olduklarını
ve bu ortaklığın ne yaptığını bildiğini göstermek olabilir. Haklarımızı
savunmanın bir yolu bugün yas tutarken yaptığımız üzere tepki grevi örgütlemek ve sokaklara dökülmek olabilir
ancak aylarca çalışması yapılmış ve sürekli örgütlenme faaliyetinin eşlik
ettiği tam anlamıyla hayatı durdurmayı hedef alan bir genel grevdir ihtiyacımız
olan. Bu tarz bir grevin lümpen çeteler ve polis saldırısından azade olacağını düşünebilir miyiz?
Bütün bunlar ve kendimizi savunma çabamız Türkiye’nin demokratik olarak nitelenebilecek bir ülke
haline gelmesine elbette yetmeyebilir, ancak denemeden bilemeyiz ve denerken ölmemeliyiz
İnadına barışı haykırmaya devam edelim ama kendimizi asgari
düzeyde savunarak, “güvenliği” sağlamayı XXsansürXX havale etmeyerek, kitle
örgütlerinin çabalarıyla önlenebilir tehlikeleri ele alarak ve ölmeye devam
etme sorunumuzun üzerinde durarak...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder