Ya Semih Gümüş’ün mahallesine Marksizm içi tartışmalar pek uğramıyor ya da sadece bir giriş yazısındaki yorum üzerinden çağrışımları alt alta yazıp derlemeye katkı koyanların isimlerini yer yer anmak bir kitap tanıtımı-eleştirisi yapmak için yeterli görülür oldu. Gümüş’ün yeterince özenli olmayan yazısının, “20. Yüzyılda Marksizm” adlı derlemenin Sungur Savran tarafından yazılan giriş bölümünde bahsedilen, sosyalist yenilenmenin ancak devrimci Marksist hat üzerinden gerçekleşebileceği varsayımıyla ya da tespitiyle bir sorunu olduğu aşikar. Böyle bir itiraz elbette dillendirilebilir. Farklı Marksizm anlayışlarının yenilenme üretmeye daha elverişli olduğunu savunanları bu düşünceleri yüzünden eleştirecek değilim.
Ancak Gümüş’ün devrimci Marksizm kavramına olan itirazı eleştirel bir değiniyi hak ediyor. Gümüş’e göre: “Marksizm, Marksizmdir –dolayısıyla devrimci ya da reformcu önekleri onu yalnızca ideolojik yanılsamalara dönüştürür. Neden sonra devrimci ya da reformcu olan, Marksizmden çıkarak oluşturulmuş sosyalizm anlayışlarıdır ve onlar da sahiplerinin öznelliğini taşır ve çektikleri yük kadar yerleri vardır hayatta.”
Yazıdan cımbızlamak pek hoş görünmeyebilir, ama söylenilen sözün kendi gücü nedeniyle doğruluğu varsayılıyor ve böyle bir tespit yapılıyorsa bunu vurgulamak ve deşmek gerekiyor. Marksizmi, Gümüş gibi yapıp bir meta teori olarak ele almaya kalkacak olsanız dahi bir noktayı teslim etmekte fayda var. Siyasal yelpazede, özellikle Avrupa ülkelerinde, Marksist metinler ve
bu metinlerin dayandığı yöntemsel çerçeveyi önemseyen ancak politik önermelerini bir öncü partinin kurulmasına yahut kitlesel bir proleter ayaklanmasının örgütlenmesi gerekliliğine kadar uzandırmayan siyasal kadroların başını çektiği hareketlerin varlığı biliniyor. Bu hareketler ve siyasal partiler karşısında konumlanan Bolşevik bir hattın derdi Rusya’daki deneyimin eleştirel bir değerlendirmesini vermek kadar bütün Avrupa ve Latin Amerika coğrafyasındaki devrimci siyasal mücadele geleneğinin Leninist ve Trotskist bir süzgeçten geçirilerek sahiplenilmesi ise eğer bu hattın bir terime ihtiyaç duyması kadar olağan ne olabilir ki? Burada bir ideolojinin savunusu var elbet ama bu tarz bir Marksizm yorumunun ideolojik yanılsama olduğunu söyleme hakkını kendinde bulan Gümüş’ün Marksizmi kendisinden başka göstereni olmayan bir heyula olarak açıklamasının Marksizmi bir özdeşlik zincirine hapsetmekten başka bir anlamı var mı? Sahi, ön ek gibi görev gören sıfatlar ne zamandan beri ideolojik yanılsamaya yol açar oldu? Bu nasıl bir kerteriz almaktır ki yirminci yüzyılda Marksizmden etkilenmiş devrimci ya da reformcu akımları ideolojik yanılsama olarak görmeye yol açmaktadır?Marksizmden çıkarak oluşturulan sosyalizm anlayışlarının tarihte yeri olmadığını düşünüyorsanız bunların hesabına girişmeden Marks’a dönmekten bahsetmeye başlayabilirsiniz. Gümüş bir yandan bu hesabın yeterince verilmediğini söylüyor, öte yandan bir değerlendirme imkanını ortadan kaldıracak şekilde muarızını ya da benimsemediklerini “yanılsama” terimiyle karşılıyor. Sovyetlerin yıkılışından sonra bir iktidar ve örgütlenme eleştirisi yaparak yenilenme ihtiyacı duyduysa Marksizm, bu yenilenme koskoca bir yirminci yüzyıl es geçilerek mi sağlanacaktır? Hayır elbet, çünkü Marksizm Marksizm değildir; o ve aynı zamanda ondan çok daha fazlasıdır.
Özdeşliğin dili tahakküm getirir (bu argümanı ironik bir şekilde başka bir 20. yy Marksizmi inkarcısından alıyorum). Eğer yirminci yüzyıl Marksizmi beklendiği üzere bir özgürleşme projesinin gerçekleşmesini sağlayamadıysa, akademik Marksizm kapitalist ekonomi ve devlet tahlilinin ötesine geçemediyse, ortaya çıkan alternatif hareketlerin talepleri büyük oranda bastırıldıysa, kerameti kendinden menkul tanımlamalar sorunları aşmak için yeterli desteği sağlayamayacak demektir.
‘Ya Marksist perspektifi sahiplenerek bunu somut koşullara uyarlamaya çalışanların yorumları yanlıştır ya da Marksizmin kendisi’ sığlığına varmak Gümüş’ün tercihiymiş gibi görünüyor. Zevahiri kurtarmak, Marks’a hakkını teslim etmek için bütün bir mücadele tarihi ideolojik yanılsamaya da indirgeniveriyor. Tarihin dinamik karakterini tescil etme ihtiyacındaki bir eleştirmen bir atılım ve özgürleşme hikayesinin trajik sonuna bakarak “hiç kalkışmasalardı” şeklinde iç geçirebilir mi? Açık bir şekilde ifade edelim: Marksizmin 20. Yüzyıldaki başarısızlığını en sert eleştirilerle olsa dahi sahiplenmeyen bir yaklaşım yenilenme ve güçlenmeyi başaramaz. Bunu söylemek Leninist parti modelini ya da Sovyetlerdeki yozlaşmayı savunmak anlamına gelmemektedir. Sadece kocaman bir birikim sunan geçmişe ve mücadele tarihine hakkını teslim etmenin gereğidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder