2000’lerin ortasına gelindiğinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın
(TCMB) yönetim kademelerinde görevli isimlerin çoğunluğu artık Adalet ve
Kalkınma Partisi (AKP) döneminde atanmış isimlerdi. 2006’da zamanın
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den veto yediği için Erdem Başçı, TCMB başkanlığına
ancak 2011 yılında atandı. Ali Babacan’ın 2006 yılından bu yana desteklediği,
AKP’nin ilk döneminde zamanın başbakanı Erdoğan’ın da desteğini almış Başçı’nın
görev süresinin dolmasına bir yıl daha bulunmasına karşın, Cumhurbaşkanı
Erdoğan ve danışmanlarının baskıları karşısında görevini sürdürüp sürdürmeyeceği
bir tartışma konusu. Sorun iktidar partisi ve “reis” olarak adlandırılmayı
kafasına takmış görünen Erdoğan için faiz oranlarının yüksekliği. Geniş kamuoyu
açısından ise Cumhurbaşkanı ve TCMB Başkanının açıklamalarının döviz kuruna
etkisi. Ancak mesele bununla sınırlı değil.
AKP’nin ve şimdilik partiyi bir arada tutmayı beceren Erdoğan’ın özellikle
seçim öncesinde inşaat odaklı birikim stratejisinde tıkanma istemediği
biliniyor. Erdoğan’ın uyarılarına karşın Merkez Bankası bağımsızlığını
savunmanın liberal hegemonyanın değirmenine su taşıdığı da belirtilebilir. Bu yazı
bu minvalde yapılan değerlendirmelere bir ek yapma niyeti taşıyor. Çünkü
Cumhurbaşkanı’nın kendi iktidarının sınırına dayandığı vehmine kapılıp daha
önceki dönemde desteklediği teknokratlarla kavga görüntüsü vermesi deşilmeyi
hak ediyor. Bu bağlamda üç noktanın üzerinde durulabilir.
Tasfiye süreci
Birinci nokta daha sansasyonel yayın organlarının dillendirdiği Ali
Babacan’ın tasfiye süreci. Uluslararası finansal kurumların Türkiye ekonomi
yönetiminde en güvendikleri isimlerin başında gelen Ali Babacan, 2008-2009 uluslararası
finansal krizi öncesi ve sonrasındaki havayı bilen, neoliberal öğretiye sadık
bir iş adamı – siyasetçi – teknokrat. Kredi genişlemesini sınırlandırmak
amacıyla 2011’de bankalara karşı “polisiye tedbirler” alınmasından dem vurmuş
olsa da, Türkiye’deki bankacıların da gözbebeği olduğu ileri sürülebilir.
Özellikleri nedeniyle AKP’nin çorak elit fidanlığında sivrilen ve el üstünde
tutulan Babacan’ın sadece üç dönem düzenlemesi nedeniyle değil ancak esnetilmiş olsa da kurallı olarak
adlandırılabilecek ekonomi politikası ısrarı (örn. 2010 mali kural tartışmasındaki
konumu) ve Gülen cemaati ve uzantıları ile arasındaki yakın ilişki (örn.
tasfiyesi kararlaştırılmış Bank Asya’ya 2014’te el uzatması ve yaşanan hisse
senedi spekülasyonu) nedeniyle kenara çekildiği ifade edilebilir. Süreç sadece
Babacan’ın değil aynı zamanda benzer bir tedrisattan geçmiş ve uluslararası
finansal çevrelerin politika önerilerine sadık kalmayı tercih eden
teknokratların da deyim yerindeyse “harcanması”na uzanacakmış gibi
görünmektedir. Hazine Müsteşarlığı’nda ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme
Kurulu’ndaki (BDDK) görevden almalar ve Hazine’ye yeni müsteşar ataması yapılamaması
gibi birçok emare mevcuttur.
Tek adamcılık
İkinci olarak, birçokları için kabak tadı veren “milli irade” fetişizminin
tek adamcılıkla buluşması sürecinin içinde olduğumuzun üzerinde durulmalı.
Kendi Başbakan danışmanlığına atanması haberini art arda tweetlemeyi ihmal
etmeyen ve Haziran 2013’te Erdoğan’ın televizyonlara zorla çıkarttığı, “faiz
lobisi” argümanının coşkulu savunucularından Yiğit Bulut ve benzerlerinin
yükselen konumu bir kadro değişikliğinden ziyade başka bir dönüşümü gösteriyor.
Her şeyin tepesinde bulunmayı ve toplumsal ilişkileri kendi arzusu doğrultusunda
biçimlendirmeyi sevdiğinden kuşku duyulamayacak Erdoğan, Türk sağında mündemiç
milli irade söylemini temcit pilavı gibi ısıtıp, kullanılıp atılabilecek
kifayetsiz muhterislerin yardımıyla tekrar tekrar gündeme sokarken kavga
edilecek gölgeler yaratma ihtiyacı duyuyor.
İngiltere Kraliçesi’nin konumundan güçlü bir kuvvetler ayrılığı savunusuna
kadar gülünüp geçilecek atıflara takılmamak gerekli. Başkanlık sistemi için
destek toplamanın en etkili yolu “millet”in arzularının güçlü bir Anadolu
evladının önderliğinde gerçekleşeceğini hissettirmek. Milli iradenin
karşısındaki teknokratların bu ülkenin namuslu evlatlarının parasını birilerine
faiz kanalıyla aktardığı argümanının başkanlık sistemi için destek toplama
açısından işlevsel olduğunu belritmek gerekiyor.
Askıya alınamayan çelişkiler
Üçüncü nokta ise eleştirel devlet kuramı ve kapitalist devlet tartışması
ile ilgili. Çeşitli Marksistlerin 20. yüzyıl boyunca oluşturduğu birikimi
hatırlamak sosyalistler açısından her daim faydalı ancak bu konjonktürde daha
da önemli. Kabaca ifade edilecek olursa çıkar çatışması kapitalist devletin
harcını oluşturur. Karşımızda kapitalistlerin kolektif aklı değil farklı
fraksiyonların ve sermaye gruplarının kendi hedefleri doğrultusunda
çekiştirdiği bir kurumlar toplamı bulunuyor. Bu toplamın belirli bir strateji
üzerinden işlev görmesi, ne fraksiyonlar arası çekişmenin ortadan kalktığını,
ne de çelişkilerin askıya alındığını anlatmaktadır. Daha ziyade çelişkilerin
bir arada yaşatılmasından bahsetmek gerekmektedir. Bir devlet kurumunun
kararları ve yönelimleri ile diğerlerinin arasındaki çatışma temel birikim
stratejisinin ve yönelimlerin değiştiği anlamına gelmeyebilir. Aksine bu
çatışmanın kendisi farklı kanatların seslerinin duyulması ya da Türkiye’de
olduğu üzere belirli proje ve stratejilerin güç kazanması için işlevsel
kılınabilir.
Politik mücadele
Sınıf mücadelesinin kristalleşerek büründüğü biçim olarak devlet ifadesi,
devlet kurumlarının içinde hem sermaye fraksiyonları arasında hem de emek ve
sermaye arasında mücadelenin sürdüğünü ifade etmektedir. Bir süreliğine de olsa
devletin kendisini belirli çıkarlardan yalıtabileceği düşüncesi ya da donuklaşmış,
özerkleşmiş bir devlet aygıtının var olabileceği iddiası politik olarak sadece
faydasız değil aynı zamanda sersemletici ve alt sınıfların mücadelesi açısından
tehlikelidir. Karşılıklı atışmalar, görevden almalar ya da atama(ma)lar yekpare
bir devlete çekidüzen verilmesini değil mücadelenin taraflarının hamlelerini
ifade etmektedir. Her hamle aynı zamanda yeni çelişkilere yol verdiği gibi
politik mücadelelerin konusu olmaya adaydır.
Örneğin kredi genişlemesini sınırlandırma çabası içine giren Merkez
Bankası’nın BDDK ile birlikte 2011’den başlayarak aldığı önlemler, AKP’nin
büyüme ve kalkınma temelli söylemini zorlayıcı bir içerik barındırmaktadır.
Faizin düşürülmesi ile ekonomik büyümenin teşvik edilebileceğini belirten
Erdoğan ve danışmanlarının istekleri ise kurallı politika ve bağımsız Merkez
Bankası konusundaki uluslararası uzlaşının bazı sermaye grupları adına
zorlandığını göstermektedir. Ekonomi yönetiminin yeniden yapılandırılması
tartışması, belirli sermaye gruplarının havuzundaki Erdoğan’ın tek adamcılığı ile
milli iradecilik hattı boyunca ve Erdoğan’ın havuzundaki sermaye gruplarının
isteğine uygun bir şekilde devlet aygıtının birimleri arasındaki bağlantıların
biçimlendirilmesinin gündemde olduğunu göstermektedir. Mesele bu yer
değiştirmelerin ifade ettiği ve açığa çıkardığı çelişkilerin politik mücadelede
emekçiler için avantajlı pozisyonlara tahvilidir. Tartışmayı başka bir
perspektifle sürdürmenin yollarını düşünmek gerekmektedir.
* Bu yazı Başlangıç Dergi web sitesinde 13 Şubat'ta yayımlanmıştır http://baslangicdergi.org/merkez-bankasi-tartismasinin-uzantilari/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder