Amerikan
dolarının Türk lirası karşılığı 6 Şubat’ta 2,47’ye ulaştı. Amerikan Merkez
Bankası’nın faiz kararına bağlı olarak önümüzdeki haftalarda daha da yükselme
söz konusu olabilir. Türkiye’de Merkez Bankası’nın yeni faiz indirimi kararı
almaması üzerine Cumhurbaşkanının dar çevresi üzerinden yayılmaya başlayan daha
sonra Cumhurbaşkanı ve eski Merkez Bankası başkanı arasındaki atışma ile devam
eden gerginlik sırasında da dolar yükselişteydi. Bu nedenle son haftalarda
sürekli döviz kuru haberleri ve olası etkileri üzerine yorumlar görmeye
başladık.
Ekonomi
haberlerinde doların yükselişi başlığını gördüğüm her seferinde Güle Güle filmi aklıma gelir.
Başrollerinde Metin Akpınar, Şükran Güngör, Eşref Kolçak, Yıldız Kenter ve Zeki
Alasya’nın oynadığı, yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı 1999 tarihli filmi
sinemada izlemiştim. Seyirciyi ağlatmak üzere tasarlanmış sahneleri hayal meyal
hatırlıyorum. Filmin kahramanlarının ne kadar paraya ihtiyaçları olduğunu
tartışırken döviz kuru hesabı yapmak zorunda kalıp işin içinden çıkamadıkları
sahne ise gözümde daha net canlanıyor. Kahramanlarımız sonunda yanlarından
geçmekte olan Bozcaadalı köylüye döviz kurunu sorarlar, eşeğinin üstündeki
köylüden “bilmiyor musunuz?” vurgusuyla yanıt gelir. Seyirciyi afallatmak ve
gülümsetmek için tasarlanmış bir sahnedir. Ama en az gülümseme yaratanlarından
birisidir. Çünkü 1990’ların sonu itibarıyla döviz kurunu takip etmeyen bir
köylü Türkiye’de nadir görülen bir olgudur. Köylünün durumu değil, emeklilik
hayatlarında çekildikleri Bozcaada’da döviz kurunu bilmeyen kahramanlarımızın
durumu daha komiktir.
Peki dolar kimin
sorunu?
Doların
fiyatının hayatlarımızda bu kadar önemli olması II. Dünya Savaşı sonrasındaki
uluslararası para sisteminin (Bretton Woods) inşasına kadar uzanıyor. “Altın-dolar
standardı” olarak da anlandırılan para sistemine dahil olan ülkeler 35 doların
1 ons (yaklaşık 31 gram) altına eşitlenmesini kabul ediyor, ABD de dolar
karşılığında altın sağlamayı taahhüt ediyordu. Kapitalizmin 1970’lere kadar
uzanan altın çağının arkasında bu sistemin bir süre, uluslararası ticareti ve
yatırımları teşvik etmek açısından işlevsel olmasının da rolü vardı. Ancak
1960’larda taahhütlerini artık yerine getiremeyecek olan ABD dolaylı olarak bir
“kağıt dolar standardı”na geçiş zemini yaratmıştı. ABD 1971’de altın dolar
konvertibilitesini sonlandırdı ancak dolar artık dünya parası haline gelmiş ve
bütün refahın ölçümü için kullanılan temel gösterge kılınmıştı. Dönemin Hazine
Bakanı John Connally’nin ünlü sözünü hatırlatacak olursak, dolar ABD’nin
parasıydı ancak diğerlerinin sorunuydu.
ABD’nin
dünya ekonomisindeki istisnai konumu bugün sadece devasa askeri kapasitesi ve başka
tür kitle imha silahları olan propaganda araçlarından kaynaklanmıyor. Aynı
zamanda dünya parasının kaderi hakkında söz söyleyecek devlet olmasından ve
faiz oranları ve dolar bolluğu ya da dolar sıkışıklığının diğer bütün ülkelerin
ekonomilerini etkilemesinden de kaynaklanıyor. Dolayısıyla Türkiye ABD Merkez
Bankası faiz kararlarından ya da işsizlik verilerinden bu kadar çok etkilenen
tek ülke değil. Sonsuz karşılıklı ilişkiye ve mübadeleye dayanan dünya
kapitalist sistemindeki bütün aktörler doların sistemin tekerlerinin dönmesini
sağlayan yağ olduğunu biliyorlar. Başka bir ifadeyle Bozcaada’daki köylü aynen
Arjantin’de Pueblo Viejo’daki ya da Hindistan’da Andre Pradesh’teki köylü gibi
pazar için üretim yapmaya başladığında ya da pazardan ürün almak durumunda
kaldığında para birimleri arasındaki fiyat farklarının kendi ürününün ya da
alacağı metanın fiyatını belirlemede etkili olduğunun farkına varıyor.
Türkiye’nin konumu ve
stratejiler
İş,
kendi ürününün ya da emek gücünün fiyatının belirlenmesinde para miktarı ve
faiz oranlarının önemli olduğunun farkında olmakla bitseydi belki gördüğümüz
büyük puntolu başlıkları umursamazdık. Ancak aralarında Türkiye’nin de
bulunduğu birçok orta gelir grubu ülkesinde durumu hayati kılan bir unsur var.
Ekonomileri son 40 yıldır giderek daha fazla serbestleşen ve neoliberal alet
çantasındaki araçlarla dünyayı kavrayanların yönettiği görece geç
kapitalistleşen ülkeler kendilerini dünya ekonomisinin dalgalanmalarına daha
açık hale getirmiş durumdalar. Deyim yerindeyse bu ülkeler canlılık ve çöküş
çevrimlerine mahkumlar. Ancak buradaki mahkumiyet politik kararlar ve düşünce
sistemlerinden, dolayısıyla piyasanın kendini düzenleyen bir alan olduğu inancı
ve sermaye hareketlerinin serbestliğine tabi olmaktan kaynaklanıyor.
Türkiye
özelinde neoliberal dönemdeki ekonomik krizlerde çok belirgin olduğu üzere
dolara yöneliş (Türk parası cinsinden finansal varlıkları elinden çıkarma)
ekonomik kriz başlangıcı ya da kriz semptomu olarak algılanıyor. Türkiye
tasarruf oranları son derece düşük, sermaye girişlerine bağımlı kılınmış bir
ekonomi. Üstelik ara malı ithalinin son derece önemli olduğu bir ülke. Doların
yükselişi başta enerji olmak üzere sermaye için girdi maliyetlerinin artması
anlamına geliyor. Enflasyonu körükleme olasılığı oldukça yüksek. Enflasyonu
kontrol altına almak için verilen temel politika tepkisi olarak faiz
oranlarındaki ayarlama ise süregiden ekonomik yavaşlamayı daha da hissedilir
hale getirebilir. Bu koşullarda rekabet gücü edinmek isteyen sermayedarların
aklında dolanan tilkilerden en barizinin emek gücünün fiyatını bastırmak ve
emekçileri daha uzun çalıştırmak olduğunu biliyoruz.
Bu
nedenle, döviz kurunu takip etmek durumunda bırakıldığımız söylenebilir. Diğer
bir deyişle, piyasaya mahkum kılınmış emekçileriz. Piyasayı kanıksadığımız
kadar, tam olarak kontrol edemediğimiz bir değişken algısı nedeniyle diken
üstündeyiz. Doların fırlaması muhtemel bir ekonomik kriz anlamına geliyor. Türk
lirası birikimleri olanlar bunların değer yitirmesinden kaygılanıyor. Toplumun
borç içinde yüzen daha büyük kesimleri borçları çevirmelerinin hayat pahalılığı
nedeniyle daha zor gerçekleşeceğini görüyor. Daha önemlisi, verili neoliberal
yönetim anlayışı ve sermaye birikimi stratejisi altında kriz ya da
istikrarsızlık hepimizin daha fazla çalışmaya zorlanması, birçoğumuzun daha
güvencesiz koşullara itilmesi ve dibi olmayan bu kuyuda daha da aşağılara
çekilmemizi çağrıştırıyor.
Katlanan sorun ve cevap
arayışı
Piyasanın
mutlak güç sahibi olduğunu vaaz edenler elimizi kolumuzu bağlamaya uğraşırken, Türkiye’nin
dünya ekonomisi içindeki konumu nedeniyle ve ülkedeki sermaye birikimi
stratejileri vesilesiyle bir sıkışmışlık içine çekiliyoruz. Bu sıkışmışlığın
üstesinden gelmek oldukça zor olsa da bu yolda yardımcı olabilecek bazı
noktaların altı çizilebilir. Öncelikle paranın fetişist dilinden kurtulmak ve
finansal piyasanın ya da bir bütün olarak piyasanın, kendinden menkul, kendini
düzenleyen bir alan olduğu düşüncesini bir kenara bırakmak gerekiyor. Bu kendi
sıkışmışlığımızı belirleyen etkenleri anlamak için gerekli. Başka bir
gereklilik de bir ülkenin parasının başka ülkeler karşısında değer kaybına
uğramasının tek bir etkenle açıklanamayacak olması. Siyasetçilerin açıklamaları
ya da Merkez Bankalarının faiz kararları, aralarında ülkedeki üretim ilişkileri
ve sermaye birikiminden kaynaklanan etkenlerin, sermayenin ülkeler ve sektörler
arası hareketliliği gibi gelişmelerin yer aldığı çok sayıda belirleyenden
sadece bazılarını oluşturuyor. Ancak bu belirleyenlerin hepsi çeşitli eylem ve
stratejilerin sonucu ve eşlikçisi, kendi başlarına hareket eden el sürülemez
kutsallar değiller.
Son
olarak eklenmesi gereken ama diğer noktalar kadar önemli olan unsur piyasaya
mahkumiyetimizi normalleştirme ve kanıksama eğilimi. Güle Güle filminde Bozcaada’lı köylünün döviz kuru sorusuna kurdaki
oynamaları kanıksamış olarak verdiği cevap paranın simgelediği cemaatin parçası
olduğumuzda aldığımız ve sattığımızın karşılığını aldığımız yanılsamasına
savrulduğumuz yönünde bir işaret teşkil ediyor. Paranın sihri geride kalan
iktidar ilişkilerini ve kurgulanmışlıkları örtmesinden ileri geliyor. Bu örtü
işlevi ve yanıltıcı etki nedeniyle aldığımız ücretin emeğimizin tam karşılığını
simgelediğini düşünme eğiliminde oluyoruz. Borçlanmak zorunda kalanlarımız,
borcun faizini (ne kadar yüksek de olsa) ödenmesi gereken bedel olarak
kodluyor. Liranın değer kaybı, denetleyemediğimiz hatta tahayyül dahi
edemediğimiz bir ilişkiler ağı sonrasında baş etmek zorunda olduğumuz bir
veriye dönüşüyor.
Ekonomik
kriz ve finansal istikrarsızlık tekrar dayattığı güçsüzlük ve tabi olma
duyguları nedeniyle emeğiyle geçinmek sorunda olanlarda yıkıcı bir özellik
sergileyebiliyor. Ancak alternatif arayışından vazgeçmemek gerekli. Dolar bizim
de sorunumuz olabilir ama Türkiye’nin para girişine dayalı ve bağımlı ekonomisi
ve emek gücünün bastırılması üzerinden dünya piyasalarında rekabet gücü elde
etmeye dayanan siyasal iktidar ve sermayedarların yönelimleri bu sorunu,
emeğiyle geçinmek zorunda olanlar için katlayarak ağırlaştırıyor. Soruna vereceğimiz
cevabın kur oranlarını tekrarlamak ve takip etmeye sıkışmamasında fayda
bulunuyor.
* Bu yazı Yurt Gazetesi'nde 9 Şubat 2015'te yayımlanmıştır (http://www.yurtgazetesi.com.tr/ekonomi/piyasaya-mahkumiyet-ve-dolari-takip-h71886.html)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder