9 Şubat 2015 Pazartesi

Piyasaya mahkumiyet ve doları takip*

Amerikan dolarının Türk lirası karşılığı 6 Şubat’ta 2,47’ye ulaştı. Amerikan Merkez Bankası’nın faiz kararına bağlı olarak önümüzdeki haftalarda daha da yükselme söz konusu olabilir. Türkiye’de Merkez Bankası’nın yeni faiz indirimi kararı almaması üzerine Cumhurbaşkanının dar çevresi üzerinden yayılmaya başlayan daha sonra Cumhurbaşkanı ve eski Merkez Bankası başkanı arasındaki atışma ile devam eden gerginlik sırasında da dolar yükselişteydi. Bu nedenle son haftalarda sürekli döviz kuru haberleri ve olası etkileri üzerine yorumlar görmeye başladık.


Ekonomi haberlerinde doların yükselişi başlığını gördüğüm her seferinde Güle Güle filmi aklıma gelir. Başrollerinde Metin Akpınar, Şükran Güngör, Eşref Kolçak, Yıldız Kenter ve Zeki Alasya’nın oynadığı, yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı 1999 tarihli filmi sinemada izlemiştim. Seyirciyi ağlatmak üzere tasarlanmış sahneleri hayal meyal hatırlıyorum. Filmin kahramanlarının ne kadar paraya ihtiyaçları olduğunu tartışırken döviz kuru hesabı yapmak zorunda kalıp işin içinden çıkamadıkları sahne ise gözümde daha net canlanıyor. Kahramanlarımız sonunda yanlarından geçmekte olan Bozcaadalı köylüye döviz kurunu sorarlar, eşeğinin üstündeki köylüden “bilmiyor musunuz?” vurgusuyla yanıt gelir. Seyirciyi afallatmak ve gülümsetmek için tasarlanmış bir sahnedir. Ama en az gülümseme yaratanlarından birisidir. Çünkü 1990’ların sonu itibarıyla döviz kurunu takip etmeyen bir köylü Türkiye’de nadir görülen bir olgudur. Köylünün durumu değil, emeklilik hayatlarında çekildikleri Bozcaada’da döviz kurunu bilmeyen kahramanlarımızın durumu daha komiktir.

Peki dolar kimin sorunu?

Doların fiyatının hayatlarımızda bu kadar önemli olması II. Dünya Savaşı sonrasındaki uluslararası para sisteminin (Bretton Woods) inşasına kadar uzanıyor. “Altın-dolar standardı” olarak da anlandırılan para sistemine dahil olan ülkeler 35 doların 1 ons (yaklaşık 31 gram) altına eşitlenmesini kabul ediyor, ABD de dolar karşılığında altın sağlamayı taahhüt ediyordu. Kapitalizmin 1970’lere kadar uzanan altın çağının arkasında bu sistemin bir süre, uluslararası ticareti ve yatırımları teşvik etmek açısından işlevsel olmasının da rolü vardı. Ancak 1960’larda taahhütlerini artık yerine getiremeyecek olan ABD dolaylı olarak bir “kağıt dolar standardı”na geçiş zemini yaratmıştı. ABD 1971’de altın dolar konvertibilitesini sonlandırdı ancak dolar artık dünya parası haline gelmiş ve bütün refahın ölçümü için kullanılan temel gösterge kılınmıştı. Dönemin Hazine Bakanı John Connally’nin ünlü sözünü hatırlatacak olursak, dolar ABD’nin parasıydı ancak diğerlerinin sorunuydu.

ABD’nin dünya ekonomisindeki istisnai konumu bugün sadece devasa askeri kapasitesi ve başka tür kitle imha silahları olan propaganda araçlarından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda dünya parasının kaderi hakkında söz söyleyecek devlet olmasından ve faiz oranları ve dolar bolluğu ya da dolar sıkışıklığının diğer bütün ülkelerin ekonomilerini etkilemesinden de kaynaklanıyor. Dolayısıyla Türkiye ABD Merkez Bankası faiz kararlarından ya da işsizlik verilerinden bu kadar çok etkilenen tek ülke değil. Sonsuz karşılıklı ilişkiye ve mübadeleye dayanan dünya kapitalist sistemindeki bütün aktörler doların sistemin tekerlerinin dönmesini sağlayan yağ olduğunu biliyorlar. Başka bir ifadeyle Bozcaada’daki köylü aynen Arjantin’de Pueblo Viejo’daki ya da Hindistan’da Andre Pradesh’teki köylü gibi pazar için üretim yapmaya başladığında ya da pazardan ürün almak durumunda kaldığında para birimleri arasındaki fiyat farklarının kendi ürününün ya da alacağı metanın fiyatını belirlemede etkili olduğunun farkına varıyor.

Türkiye’nin konumu ve stratejiler

İş, kendi ürününün ya da emek gücünün fiyatının belirlenmesinde para miktarı ve faiz oranlarının önemli olduğunun farkında olmakla bitseydi belki gördüğümüz büyük puntolu başlıkları umursamazdık. Ancak aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok orta gelir grubu ülkesinde durumu hayati kılan bir unsur var. Ekonomileri son 40 yıldır giderek daha fazla serbestleşen ve neoliberal alet çantasındaki araçlarla dünyayı kavrayanların yönettiği görece geç kapitalistleşen ülkeler kendilerini dünya ekonomisinin dalgalanmalarına daha açık hale getirmiş durumdalar. Deyim yerindeyse bu ülkeler canlılık ve çöküş çevrimlerine mahkumlar. Ancak buradaki mahkumiyet politik kararlar ve düşünce sistemlerinden, dolayısıyla piyasanın kendini düzenleyen bir alan olduğu inancı ve sermaye hareketlerinin serbestliğine tabi olmaktan kaynaklanıyor.

Türkiye özelinde neoliberal dönemdeki ekonomik krizlerde çok belirgin olduğu üzere dolara yöneliş (Türk parası cinsinden finansal varlıkları elinden çıkarma) ekonomik kriz başlangıcı ya da kriz semptomu olarak algılanıyor. Türkiye tasarruf oranları son derece düşük, sermaye girişlerine bağımlı kılınmış bir ekonomi. Üstelik ara malı ithalinin son derece önemli olduğu bir ülke. Doların yükselişi başta enerji olmak üzere sermaye için girdi maliyetlerinin artması anlamına geliyor. Enflasyonu körükleme olasılığı oldukça yüksek. Enflasyonu kontrol altına almak için verilen temel politika tepkisi olarak faiz oranlarındaki ayarlama ise süregiden ekonomik yavaşlamayı daha da hissedilir hale getirebilir. Bu koşullarda rekabet gücü edinmek isteyen sermayedarların aklında dolanan tilkilerden en barizinin emek gücünün fiyatını bastırmak ve emekçileri daha uzun çalıştırmak olduğunu biliyoruz.

Bu nedenle, döviz kurunu takip etmek durumunda bırakıldığımız söylenebilir. Diğer bir deyişle, piyasaya mahkum kılınmış emekçileriz. Piyasayı kanıksadığımız kadar, tam olarak kontrol edemediğimiz bir değişken algısı nedeniyle diken üstündeyiz. Doların fırlaması muhtemel bir ekonomik kriz anlamına geliyor. Türk lirası birikimleri olanlar bunların değer yitirmesinden kaygılanıyor. Toplumun borç içinde yüzen daha büyük kesimleri borçları çevirmelerinin hayat pahalılığı nedeniyle daha zor gerçekleşeceğini görüyor. Daha önemlisi, verili neoliberal yönetim anlayışı ve sermaye birikimi stratejisi altında kriz ya da istikrarsızlık hepimizin daha fazla çalışmaya zorlanması, birçoğumuzun daha güvencesiz koşullara itilmesi ve dibi olmayan bu kuyuda daha da aşağılara çekilmemizi çağrıştırıyor.

Katlanan sorun ve cevap arayışı

Piyasanın mutlak güç sahibi olduğunu vaaz edenler elimizi kolumuzu bağlamaya uğraşırken, Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki konumu nedeniyle ve ülkedeki sermaye birikimi stratejileri vesilesiyle bir sıkışmışlık içine çekiliyoruz. Bu sıkışmışlığın üstesinden gelmek oldukça zor olsa da bu yolda yardımcı olabilecek bazı noktaların altı çizilebilir. Öncelikle paranın fetişist dilinden kurtulmak ve finansal piyasanın ya da bir bütün olarak piyasanın, kendinden menkul, kendini düzenleyen bir alan olduğu düşüncesini bir kenara bırakmak gerekiyor. Bu kendi sıkışmışlığımızı belirleyen etkenleri anlamak için gerekli. Başka bir gereklilik de bir ülkenin parasının başka ülkeler karşısında değer kaybına uğramasının tek bir etkenle açıklanamayacak olması. Siyasetçilerin açıklamaları ya da Merkez Bankalarının faiz kararları, aralarında ülkedeki üretim ilişkileri ve sermaye birikiminden kaynaklanan etkenlerin, sermayenin ülkeler ve sektörler arası hareketliliği gibi gelişmelerin yer aldığı çok sayıda belirleyenden sadece bazılarını oluşturuyor. Ancak bu belirleyenlerin hepsi çeşitli eylem ve stratejilerin sonucu ve eşlikçisi, kendi başlarına hareket eden el sürülemez kutsallar değiller.  

Son olarak eklenmesi gereken ama diğer noktalar kadar önemli olan unsur piyasaya mahkumiyetimizi normalleştirme ve kanıksama eğilimi. Güle Güle filminde Bozcaada’lı köylünün döviz kuru sorusuna kurdaki oynamaları kanıksamış olarak verdiği cevap paranın simgelediği cemaatin parçası olduğumuzda aldığımız ve sattığımızın karşılığını aldığımız yanılsamasına savrulduğumuz yönünde bir işaret teşkil ediyor. Paranın sihri geride kalan iktidar ilişkilerini ve kurgulanmışlıkları örtmesinden ileri geliyor. Bu örtü işlevi ve yanıltıcı etki nedeniyle aldığımız ücretin emeğimizin tam karşılığını simgelediğini düşünme eğiliminde oluyoruz. Borçlanmak zorunda kalanlarımız, borcun faizini (ne kadar yüksek de olsa) ödenmesi gereken bedel olarak kodluyor. Liranın değer kaybı, denetleyemediğimiz hatta tahayyül dahi edemediğimiz bir ilişkiler ağı sonrasında baş etmek zorunda olduğumuz bir veriye dönüşüyor.


Ekonomik kriz ve finansal istikrarsızlık tekrar dayattığı güçsüzlük ve tabi olma duyguları nedeniyle emeğiyle geçinmek sorunda olanlarda yıkıcı bir özellik sergileyebiliyor. Ancak alternatif arayışından vazgeçmemek gerekli. Dolar bizim de sorunumuz olabilir ama Türkiye’nin para girişine dayalı ve bağımlı ekonomisi ve emek gücünün bastırılması üzerinden dünya piyasalarında rekabet gücü elde etmeye dayanan siyasal iktidar ve sermayedarların yönelimleri bu sorunu, emeğiyle geçinmek zorunda olanlar için katlayarak ağırlaştırıyor. Soruna vereceğimiz cevabın kur oranlarını tekrarlamak ve takip etmeye sıkışmamasında fayda bulunuyor.  


* Bu yazı Yurt Gazetesi'nde 9 Şubat 2015'te yayımlanmıştır (http://www.yurtgazetesi.com.tr/ekonomi/piyasaya-mahkumiyet-ve-dolari-takip-h71886.html)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

son girdi

Üç soruda desteksiz ve eksik kapanma